Skip to main content

Full text of "pdf"

See other formats




| 
| 
| 
E 
| 
| 


BİR SİYASINİN ŞİİRLERİ 


۱۲ 1 1۲ 115 ۱ 9 UIT eo 









CAN YÜCEL 
BİR SİYASİNİN ŞİİRLERİ 


BÜTÜN ESERLERİ 2 


Bir Siyasinin Şiirleri 
Can Yücel 


4., 5., 6., 7. Basım: Adam Yayınları 
8., 9., 10. Basım: Papirüs Yayınları 
11. Basım: Papirüs Yayınları, Şubat 1996 
12. Basım: Papirüs Yayınları, Ağustos 1997 


Resimler: Mehmet Sönmez 
Kapak: Ayşe Gül 
Baskı: Mart Matbaacılık, İstanbul 


ISBN (TK) 975-7432-06-07 
CİLT 975-7432-08-3 


© PAPİRÜS YAYINLARI 1991 
Narlıbahçe Sok. Özhekim İşhanı 1/32 Cağaloğlu + IST. 
Tel: 0.212 512 09 27 


DAGITIM 
P.İ.A. YAYIN DAĞITIM SATIŞ PAZARLAMA TİCARET A.Ş. 
Klodfarer Cad. Binbir Direk Sk. İletişim Han No: 7/B1 
34400 Cağaoğlu / İSTANBUL 
Tel: 0.212 638 55 45 - 71 - 75» Fax: 517 71 57 - 58 


ANKARA 
Selanik Cad. No: 72, 06640 Yenisehir 
Tel: 0.312 417 78 35 


İZMİR 
859 Sk. İş Hanı C Blok 1/8 35250 Konak 
Tel: 0.232 483 10 40 


CAN YÜCEL 
BİR SİYASİNİN 
SIIRLERI 





o 


"BABACAN BİR HALK ADAMININ 
SÖVGÜLÜ DİLİ..." 


REFİK DURBAŞ 


Memet Fuat, "Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi"nin "Gi- 
rig"inde sóyle degerlendiriyor Can Yücel'in siirini: 

"Gan Yücel 1940'larda şiire başlamış, 1950'de ilk kita- 
bı Yazma'yı yayımlamıştı. Ama bugünkü ününe ermesi 
1960'ların ikinci yarısında siyasal şiirlere ağırlık vermesin- 
den sonra gerçekleşti. Konuşma dilini büyük bir kıvraklık- 
la, halkın çok düşkün olduğu sözcük oyunlarına yer vere- 
rek kullandı. Ayrıca, Osmanlı'dan kalma dil parçacıkları- 
nın Cumhuriyet çocuklarınca ince alay öğesi olarak de- 
ğerlendirişini de şiirlerine ustaca yansıttı. Yaşamın 
güzelliklerini kucaklayıp bağrına basarcasına saptayışı, 
çirkinliklere hoşgörülü, babacan bir halk adamının sövgü- 
lü diliyle yüklenişi, onu çağdaş şiirimizde, sözünü sakın- 
maz, ama iyiliğinden, sevgi dolu yüreğinden de hiçbir za- 
man kuşkuya düşülmez bir 'ozan' haline getirdi" (1985, 1. 
basım, s: 40). 

Şimdi de Memet Fuafın oldukça "doğru" olarak tespit 
ettiği bu birikimin kaynağına inmeye çalışalım. Can Yü- 
cel, siire başladığı yıllarda kimleri okuyordu? 

Can Yücel, şiirinin başlangıç yıllarını şöyle anlatıyor: 

"Başlangıçta kimseye de özenmedim doğrusu. Türk şi- 
irinde bir devre, hani çok şaşaalı devresinde öğrendiğim 
şeyler oldu tabii. Garip'ten, Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan öğ- 
rendiğim şeyler oldu. Bir ara, çok küçükken, lisedeyken 
Nâzımvari şiirler yazdım. Hatta o zaman yazdığım bir şii- 
rim var, devrim üzerine. O zaman evrimci sosyalistim 
ben. İşin yavaş yavaş olacağına inanıyorum. "Sezaryene 
lüzum yok, dokuz ay bekleyelim' diye Nâzımvari bir şiir 
yazdım. Babam bir arkadaşıyla oturuyor, 'oku' dedi bana 
şiiri. Okudum. Arkadaşı, 'Ali' dedi, "bu çocuğa dikkat et, 
komünist oluyor." Oysa ben başka bir şey söylüyordum. 


Ama Nâzım'ın üslubuyla yazmışım ya beni komünist sa- 
nıyor.” 

Sözü birden, ilk basımı 1974"te yapılan Bir Siyasinin 
Şiirlerine getiriyorum. Ne demişti Can Yücel; "Hapisha- 
nede aklım başıma geldi..." 

— Hapishane... 

ise kapalı bir yer. Şairlik patlamam orada oldu. 
Cepheler açık. Seni bir yere koymuşlar. Seni koyanlar 
var. Yalın bir çelişki var. Yalın bir çelişkinin içinde bir de 
insanlarla sıkı-fıkı bir ilişki var hapishanede. Sade siyasi- 
ler değil. Gerçi öbür koğuşlarla ilişkiyi kısıtlamışlardı ama, 
yine de onları izleyebiliyorduk. İşte bu çelişkinin yalınlığı 
daha doğrudan sonuçlar almama yardım etti. Siyasetti, 
içkiydi, kendimi dağıtacak olanaklar da yoktu. Bundan 
dolayı yoğun olarak şiirle baş başa kaldım. Yoğun olarak 
şiir yazmaya başladım ve bunu iş haline getirdim. İki-üç 
günde bir şiir çıkarıyordum. Bunların bir kısmını attım, bir 
kısmı Bir Siyasinin Şiirlerini oluşturdu." 

Bir Siyasinin Şiirlerini iki bölümde irdelemek mümkün. 
Biri günlük siyasetle, doğrudan cezaevi ile ilgili şiirler. 
Öteki daha lirik anlamlı, aşk şiirleri... 

Fakat iki bölümünde ortak özelliği konuşma dilinin kul- 
lanılmış olması. Can Yücel, "Ama 'Garip' şiirinden daha 
başka bir üslup vardır" diye tamamlıyor. 

— Afat Ilgaz... 

"Rıfat Ilgaz da öyle. Ilgaz'ın Sınıfta topladığı şiirlerin- 
de "Garip" şiirine çok benzeyenleri vardır. Ama Rıfat bir 
sentez bulmuştur." 

— Hikaye... 

"Evet, hikaye anlatır. Benim burada yaptığım ise hem 
Rıfat'ın şiirinden başkadır, hem 'Garip' şiirinden. Çelişkiyi 
daha belirgin olarak vermeye yöneliktir. 'Garip' şiiri bütün 
açıklığına rağmen daha buğulu bir şiirdir. Bağlantıları bu- 
ğuludur. Burada ise çelişki daha sağlam olarak verilmiş- 
tir. Bunda kendi şiir söyleyişimin payı da vardır." 

Söz, yine "eski"lere uçuyor. "Mesela" diyor Yücel, "bir 


ara Ahmet Muhiple çok sıkı ilgim vardı. Daha lisedeyken. 
Ama daha sonra Dıranas'la şiir zevki bakımından anlaşa- 
madım. Yoksa Dıranas iyi şairdir." 

"Dil" diyorum, "senin kullandığın dil, İstanbul sokakları- 
nın dili..." 

"Sokaktan öğrenilen bir yana, İstanbul Türkçesi Os- 
manlı"dan bozulan bir lehçe değildir, İstanbul hayatından 
gelen bir lehçedir. Ondan dolayı da halkla ilişkisi olan bir 
lehçedir. Boğaziçi köylerine bakılırsa buraların yerlileri 
çok iyi Türkçe konuşurlar. Bu sokak lehçesi, eski İstan- 
bul'dan gelen, halkla kaynaşmış bir dildir. Eski İstanbullu- 
lar cok iyi küfrederler ve Anadolu'dan gelenleri çabuk içle- 
rine alırlar. Onlardan gelen vurmaları yakalarlar. Mesela 
Tanburi Cemil Bey, sokak satıcılarının sözlerinden beste- 
ler yapmıştır." 

— Ailenin etkisi bu dilde? 

"Babam da, anneannem de böyle Türkçe konuşurdu. 
Bu yüzden benim bu geleneği doğrudan sokaktan al- 
mamdan çok, İstanbul lehçesinin geleneğindeki yerli, ge- 
lişmiş bir dili amam daha doğal." 

— Metin Eloğlu... 

"Metin'in dili Çamlıca Türkçesiyle Beyoğlu Türkçesi- 
nin, yani biraz da lumpen Türkçesinin karması, kırması- 
dır." 

— Ya Orhan Veli... 

"Aynı şey Orhan Veli için de geçerli. Orhan mani de bi- 
lir, Divan Edebiyatı'nı da... Geniş bir kültürün sokakla iliş- 
kisi vardır onda. Bundan dolayı derhal sokağa intikal ede- 
bilir." 

Ama iş, günümüze gelince değişiyor. "Ya günümüz- 
de?" diye sormuyorum, Can Yücel patlatıyor kahkahasını: 

"Bu dilde palamarı çözüp de bazı arkadaşların özendi- 
ği gibi acayip bir dille, Osmanlıcaya benzer, halktan ayrı 
bir öztürkçeyle, yani Atatürkçeyle şiir yazmayı anlamıyo- 
rum." 

Söze Memet Fuat'la başladık, Mehmet H. Doğan'la 


noktalayalım. Doğan, Şiirin Yalnızlığı'nda şöyle değerlen- 
diriyor Bir Siyasinin Şiirlerini: 

"Bir Siyasinin Şiirleri (1974) can Yücel'i geniş okuyucu 
kitlesiyle buluşturan ve onu bugünkü ününe kavuşturan; 
kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getirdi- 
ği öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen siyasal şiirlere ağırlık 
verdiği bir kitap. Can Yücel'in daha sonraları Freud'a bağ- 
layarak, 'kişinin, dış baskıların hışmı karşısında kendi- 
özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullan- 
dığı bir savunma mekanizması, 'baskının, acının üstüne 
gidiş' olarak tanımlayacağı humor, bu kitapla, şiirine bir 
daha çıkmamak üzere yerleşecek, çizgisini kalınlaştıra- 
caktır. (Can Yücel'in Şiiri, Nisan 1986, s: 297). 


BİR SİYASİNİN ŞİİRLERİ 


Bİ SEN EKSİKTİN AYIŞIĞI 





GÜZEL"E 


Dün gece senin küçücük elinle yalnız yattık. 
Yalnız, senin küçücük elinle yalnızlık 

Kandilli ilkokulu kadar kalabalık... 

Zilleri çaldığında düşlerinin 

Sınıfların kapıları ardına kadar açık, 
Gökyüzünün, denizin, toprağın ve hayalle emeğin 
Haklı sınıfları... 


Belki de baskın korkusuyla, vefasız, akıntıya atılan 
Kitaplar var ya, onlardan 

Öğrenmiş Marx"ı gümüş balıkları 

Ve belki de onun için o kadar, 

O kadar aydınlık ortalık... 


Sen ki çiçekleri toplamayan Güzelim, 
Çiçekleri sulayan çocuk 

Ve ben ki buruk ve kavruk 

Bir ihtiyar adamın artık, 

Öyle güzeldim ki senle, çiçeklerden çok... 
Ve anladım, anladım ki bi daha: 

Düşünde bile göremez işler 

Düşlerin gördüğü işleri. 


13 


BİZİM DENİZ 


En uzun koşuysa elbet Türkiye"de de Devrim 
O, onun en güzel yüz metresini koştu 

En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak... 
En hızlısıydı hepimizin, 

En önce göğüsledi ipi... 


Acıyorsam sana anam avradım olsun, 
Ama aşk olsun sana çocuk, AŞK olsun! 


7 


AU 
A 
Los 
EN 

“əə 
XS 
DIE 
AR 
PR 


o 
= 
2 
7 
RE 
I 


> 
YE, 
YAZ 

IR — 

v Yo 7 ۱ Y S 
əvə > SER 
EEE 
DIL RO | 


1 
O A 


JA 


A 


SPSS 


e 
Ty 
Hs 
— bi DS 
VS 
ку 


ER 
0 


۱ AS | 
e o Ta (Pe 
y 2000007 AE 


NES // Д 
ижит 


\ 


Bİ SEN EKSİKTİN AYIŞIĞI 


Bileklerimizi morartmış yeni Alman kelepçeleri, 
Otobüsün kaloriferleri bozuldu Kaman'dan sonra, 
Sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik, 
Başımızda perensip sahibi bir başçavuş, 

Niğde üzerinden Adana Cezaevine gidiyoruz... 


Bi sen eksiktin ayışığı 
Gümüş bir tüy dikmek için manzaraya! 


16 


YA'U 


Elektrikler sóndü dün gece, 
Zorbela toplayıp satırancın taşlarını 
Mecburen yattık. 


Simsiyah kediler gibi dolaşıyor koğuşta 
Uyuyan dostların nefesleri. 
Dolassınlar azıcık! 


Tam ben de eve doğru açılıyordum 
Şıpırdatmadan hiç kürekleri, 
Yanmaz mı o tepemdeki yüz mumluk ışık! 


Bir kürek mahkümunu Boğaz'da sandal sefasına 


Haklılar, bırakmazlar tabii ama... 
Ya'u ne güzel şeymiş meğer karanlık! 


17 





SARDUNYAYA AĞIT 


İkindiyin saat beşte, 
Başgardiyan Rıza başta, 
Karalar bastı koğuşa 
İkindiyin saat beşte. 


Seyre durduk tantanayı, 
Tutuklayıp sardunyayı 
Attılar dipkapalıya 
İkindiyin saat beşte. 


Yataklık etmiş ki zaar 
Suçu tevatür ve esrar, 
Elbet bir kızıllığı var 
İkindiyin saat beşte. 


Dirlik düzenlik kurtulur, 
Müdür koltuğa kurulur, 
Çiçek demire vurulur 
İkindiyin saat beşte. 


Canların gözleri yaşta, 
Aklı idamlık yoldaşta, 
Yeşil ölümle dalaşta 
Sabahleyin saat beşte. 


19 


PARÇA PARÇA 


Yaşamak istiyorum. 

Yaşamayı bu soğumuş cehennemde 

Ölü bir dost gibi içim titreyerek düşünmek değil sade, 
Yaşamayı yaşamak istiyorum. 


Bu küfür küfür değil, bu küflü rüzgar, 

Bu silsilesini siktiğimin koridorlarına 

Demirli dosyalar gibi sıralanmış kapılardan 

Ayaklarımın dibine kadar sokularak 

Ve sezdirmeden üflüye üfüre 

Parmaklarımın uçlarını kemiren 

Bu kılları ağarmış fare 

Ne bilir, ne anlar ki çocuklardan haber verel 

Hem verse de ne umuruml 

Ben ki müebbet muhabbete mahkümum, 

Çocuklardan haber değil, 

Çocukları güneş kokan enselerinden koklaya koklaya öpüp 
ısırmak istiyorum 


20 


Bu uzaklardan ürüyen zağarlar ki şehirdir 

Üleşemiyorlar zaar gece denen kemiği, 

erken o bed sesli avcı, Ezân-ı Muhammedi 

Önüne katıyor onca yeziti... 

Allah ekberdir! Allah ...! 

Lakin inliyor yine uykusunda Mahir 

Ve hep böyle demeç verircesine sayıklayan Şerifoğlu 

O ..lığını bilsin, diyor, ben kulluğumu! 

Velhasıl: 

Bu her gece uykusunda bağırıp çağıran, ağlayan, gülen, 
konuşan, isyan eden, yalvaran, küfreden, diş gıcırdatan 
Adem Babalar arasında, 

Bu damsız damda, 

Bu Havvasız havada 

"Saf Şair" olamıyor adam, 

Sökmüyor sırf şiirsel yorum. 

Hani 

Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum, 
diyor ya Nâzım, 

Ben de artık şiir düzmek değil, şiiri düzmek istiyorum. 


21 





IV 


Sen değildin görüş günü telörgüden görünen, 
Boncuklarla işlediğim suretindi o senin, 

Gölgenin güneşe nisbeti, leylim... 

Hem seni ben, seni görmekle görmüş değilim, 
Görmedikçe gözlerinin gördüklerini tekmil: 
Sabahları çarşıya giderken, örneğin, 

Gece dışarda kalmış, üşümüş, tüyleri ıslak bir kedi gibi 
Nasıl ayaklarına sürtünüyor komşu arsadaki yeşil 
Ve tam köşeyi dönerken, ıhlamurların orda 
Eteklerini beline sokmuş —Vallahi—billahi ha'— 
Nası' tıpkı Esma'nım gibi çamaşır yıkıyor sahi !... 
Görmedikçe gördüğün bu mücizeleri, 
Görmedikçe senin gözlerinle evreni, 
Göremiyorum ki dünya gözüyle seni... 

Hem ben sana bişey söyleyim mi yavrum, 

Ben aslında seni görmek filan değil, 

Düpedüz Seni istiyorum! 


23 





V 


Bunlar ki hıyaneti battaniyeden yatan 

Ve yataklarının tiftiği muntazaman mütehassıs hallaçlar 
tarafından atılan, 

O düşleri azgınların yorgun yorganları, 

Alları ve dallarıyla bit-tamam serilmişler güneşe, 

Betonların üzerinde melül-mahzun bir neş'e... 

Bunlar ki yorgan yüzlerinin düzüne inmiş dağ laleleri, 

Bunlar ki silahtan tecridedilmiş yaban sünbülleri, 

Bunlar ki zararsız hale getirilmiş bir bölük menevşe 

Ve şuncağızlar .....'ın papatyaları işte! 

Anılar ki önlerinden her geçişte 

Islanmış mayıs böcekleri gibi üzerlerinde 

Acem acem geziniyor gözlerim... 

Ama kader diye bir b.. varsa eğer, 

Keder değil elbet benim kaderim, 

Ve anılar ki madem anasıdır yaşanacak delikanlı anların, 

Bugün bu: kuburda kokuşsam da yarın 

Çiçek Dağlarında seyirtecek seyrim, 

Değil mi ki burnumda tüten toprak kokusudur Devrim! 


25 


VI 


Yaşamayı yaşamak istiyorum, demiştim, 
Neylersin ki bu damda bu dem 

Ayaklarımla uyaklarımda zincir, 

Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim, 

Oysa —-medhetmek gibi olmasın kendimi ama— 
Yaşamım benim en güzel şiirim. 


26 


MESEL 


Onlar ki suda balık... 
N.H. 


Dün gece İsa'yı gördüm seyrimde, 
Sagken de böyleydi, bir yarı ölü, 
Hayalen duruyor sal üzerinde... 
Su desen su değil, Celile Gölü, 
Asılmışlar gibi boynunda haçı, 

Sal yalpaladıkça o da sallanır. 
Karşıda bir alay berduş balıkçı 
Haça dalıp dalıp da dalgalanır. 


Malum ya peygamberlik de bir meslek, 
Onun da bir fenni, marifeti var. 

İlk fırsat, malını öne sürecek 

Ki talep çoğalsın, gelişsin pazar. 
İsa'nın fenni ne? Mucize elbet! 

Hatırlar İncil'i bilenleriniz: 

Zekeriyle balık tuttuydu hazret. 

İman kuvvetine bakın hele siz! 


Düşüme girince, dedim ki: Yoksa 
Meydan mı okuy'cak yine Doğaya? 
Sahiden de çözüp uç.... İsa 
Sarkıtıvermez mi kamışı suya! 
Bekleye bekleye hal olduk tabiy... 
E, değerdi ama böyle olaya... 

Çıka çıka sudan ne çıksa iyi? 
Soğuktan morarmış bir kuru bamya! 


27 





¿AS WIRE 
mn Q«»o ` 
m a PB 18 |: m cə 







ES 


7 | = C] 

t? 1 Lö ә д JS 

22: 2204, : A oat nn سب‎ 1 Әр 
PES = V RA KH 9 


Yə ə ۱ DA, ды ara, TT 1 
Vade ə ia BARRO M 
A Bey pactos peda lE 

P por Sd 

ne s CIR bil 
CODY: ess 


Kad. öz, AZDAN ib, 


x— a 







0009 
0903 


E 
/ 
с 
í 
$ 
o 


0 JAENA a O NT ۳ : 
Reo) ay hah 
T f 
sk asın ی‎ Ку 
ј | a q 
| 1 q AT r 
ECC VORWORT 


ae = 


د 
Q‏ 
= 
pA‏ = 


m 
en 


"ad 
= 
= 









E ae 





Ga 
ox. 
pe 


A 
G 


İnce saz başladı o zaman iştel 
Ters bir nota verdi Tanrı Elçisi: 
Zaptiyelerdeydi en büyük hatal 
Denize dökünce Marx'ı, Engels'i, 
Kitaplardan geçti balıklara da 
Diyalektik Materyalizm illeti!... 
Ne mucize, ne ağ, ne de tırata, 
Yutmuyorlar artık! diye diretti. 


sonra Kurmkapı'dan çıktı asfalta, 
Resmi bir taksiye atlayıp gitti. 


29 


KAKTÜSLER Kİ... 


Kaktüsler ki o azman çöl bitkileri... 
Marmaris'ten bildiğimiz sabırların kat kat büyükleri... 
Bitkiden çok, tükenip bittiği yerde yeşilin 
Dikili taşlardır onlar rahmetli yağmur için... 
Yakılan ağıtlardan zaar kararmış böyle bazısı, 
Okunmuyor ki şeytan örümceklerinden üstündeki diken 
yazısı; 
Yoksa nasıl ateş püskürüyorlardır kimbilir o ateş 
püsküren güneşe, 
Ve cızz ediyordur içleri, düşlerine bir bulut düşse... 
Bir kurtuluş söylentisidir sanki, bekleşirler akşam 
serinliğini 
Salmak için toprağın derinlerine özlemlerinin son 
köstebeğini... 
Kutlu olsun onlara ki o gece, suya erer ayakları, 
kökleri, 
Mevlüt gibi bir sevince donanır o kademsiz ve kısır firenk 
inciri... 
Bir top ışık patlar dikenlerin arasından, bir arayıcı fişeği, 
Aydınlatır karanlık kum saatlerini o mutsuz bitkinin 
o umutlu çiçeği... 
Bu kızmış taşlar, demirler ve dikenli teller arasında, 
sevgilim, 
Böylesine bir umut çiçeği çorak gözlerimde açan hayalin. 


30 


HAYATTA BEN EN ÇOK 
BABAMI SEVDİM 


Hayatta ben en çok babamı sevdim. 
Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk 
Çarpı bacaklarıyla — ha düştü, ha düşecek — 
Nasıl koşarsa ardından bir devin, 

O çapkın babamı ben öyle sevdim. 


Bilmezdi ki oturduğumuz semti, 
Geldi mi de gidici — hep, hepp acele işi! — 
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi. 
Atlastan bakardım nereye gitti, 

Öyle öyle ezber ettim gurbeti. 


Sevinçten uçardım hasta oldum mu, 
40'ı geçerse ateş, çağ'rırlar İstanbul'a, 
Bi helallaşmak ister elbet, diğ'mi, oğluyla! 
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu, 
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu. 


En son teftişine çıkana değin 
Koştururken ardından o uçmaktaki devin, 
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için 

Açıldı nefesim, fikrim, canevim. 
Hayatta ben en çok babamı sevdim. 


31 


O GAMLI ŞOVALYEYE 


Upuzun bir Don var ya Servantes"ten müdevver, 
Ben o yellim-yellimin kahve değirmeniyim. 
Yoksulluklar, savaşlar, tutsaklıklar, sürgünler, 
Rozinant"ın kıçında yıllardır seferiyim. 


Varsın bu pirinç beden ve bu inançlı keşiş 
Dağ bayır dolaşırken hasret gitsin kahveyel 
Vurdukça güneş kursu nakışlarıma güneş, 
Sevinçler öğütürüm o gamlı Şovalyeye. 


32 


1972 YAZI 


Nerdeyse ışığa inanmaz olacaktık, 
Öyle hızla büyüyordu içimizdeki karanlık... 


Kalamış'ta, 

Öğlen sıcağında 

Heykeltraş Kuzgun'la beraber 

Damarları varisli ve mermer bir masanın başında 

Yeni kesilmiş iki sığır kulağı gibi otururken, 

(Bu Kuzgun'un susması demek değil ya hoş, 

O ara Mitolojik işkence usulleri hazretin en büyük 

merakı.) 

Buz gibi biliyordum 

Ne kadar su koysan üstüne, boş, 

Ağarmayacaktı önümüzdeki namıssız rakı... 

Yandaki sokaktan mayolu gençler geçiyor, 

Gözlerinde fosfor, bacaklarında 4000 kalorilik gurur, 

Geçiyorlar Rüzgâr Gibi Geçti kızlarıyla; 

Mutluluk omuzlarına atıverdikleri o yumuşacık havlu... 

Düzenleri düzenlerine mübarek olsun! 

Ben burda öbür Gençliği ihtiyarlıyorum. 

O, 

Daireden daireye, 

Apartmandan apartmana 

En enli arz dairesinden en boylu tul dairesine 
taşınırmışçasına. 

Güneş bombalarını, 

Yıldız kitaplarını 

Ve kurşundan ağır, kurşundan vahim yüreklerini 

Gık demeden taşıyan 

O Sevgi ve Öfke Hamallarını 

Kendi ecel terlerimle terliyorum 

Damarları varisli ve mermer bir masanın başında... 


33 


Kargalarin sanindanmis, 

—Biri söyledi, ama kim?— 

Yezitler gagalarına geçirdikleri kemikleri 
Kırıp iliklerini sömürmek için 

Yükselip yükselip taa yukarlardan 

Tak diye bırakırmış damların üzerine 
Garson öğlen ajansını açtığı zaman, 
Çatırtısı geliyordu kaval kemiklerimin 
Bitişikteki Rum kilisesinin arduvazlarından... 


Garson, dedim, bana biraz sabır ver! 
Allahtan isteyeceğinizi benden istiyorsunuz, paşam, dedi. 
Oyleyse bir A.... ver! dedim, 
Gitti, bi daha da gelmedi... 


Yalnız kalmanın akılları bunlarl... 
— Nasıl da hırtça bölündük biraderl 
Herifler satırı indirince, 
Sakatatçı dükkânına döndük, 
Ciğerler, kelleler, işkembeler...— 
Gözümün ucuyla bakıyorum, 
O tenhalar kahramanı mistik serçe 
Tabağın dibinde kalmış kurtlu kirazları didikliyor, 
Yanaşmış gizlice... 
Yalnızlığın ufunetleri bunlarl... 
— Ama gecer, gecer hepsi, 
Yakinda hapse girince... 
Gerçi... gerçi...— 


Önce güneş tutuldu sandım 
Önümüzdeki turistik ve polikrom resim 
Resmen Araba döndü birden, 
Kayboldu deniz, o mavi yekçeşim, 


34 


Kayboldu vapur iskelesi (Mimar Kemal'den), 

Kayboldu çilekler kadar çilli çocukların 

Sevinçler çalan çıngırakları, 

Ayvalıklı ablalarının ayva tüyü baldırları keza; 

Kayboldu o Bodrum Yapisindan dónme tirandil 

(Seksen horse'luk moturuyla kafa s...yordu haza!), 

Kayboldu, ama pek de górünmüyordu zaten karsiki 
sahil... 

Sahi, nerden çıktı, kuzum, bu karartı?.. 

Güneş lekesi olmasın sakın?.. 

Aaal At bul AtI 

Tamam! Şu çınarın dibinde duran yük arabasının atı! 

Hiç ummazsın, diğ'mi, gündüzü geceye kattı kerata! 

O metre karesi 1000 liralık manzarayı bi kalemde sildi 

attı! 

Şimdi de suyun üstüne yürüyor! 

Suyu boğacak gibi! 

Tühallah! Ayağı tökezledi galiba! 

Kulaklarının dikine dek suya battı! 

Bak! Bak! Toparladı kendini! 

Fırladı, ayağa kalktı! 

Heyt be! 

Bi silkindi, 

Öyle bi silkindi ki 

O kötü, o karadonlu yük atı, 

O güzellik uykularını kaçıran karartı 

İşık olsun! falan diye buyruk etmeden, 

Sırf değişe, değiştire, değişe 

Yelelerle eytişen yelesinden 

Ve sularla birleşen terinden 

Ve tümünü birden verip güneşe 

Yepyeni bir aydınlık yarattı, 

Ve siyah sahtiyanlar kuşanmış bedeninden 

Öyle bi yıldız dumanı ağarıp ağdı ki göğe, 

Saman Yolunda sanıp kendini 

Şaha kalktı hergele... 


35 


Y Дин 


ән SET 5 ХЫ 
DİN İLe a. 300,0 


П 
21.000 not A Airon me 
050.100.000. Sə 33. ODOM. AOE 


^. 35 35 45 £b 3p35 


ELO. 

IR cr 

all podan 11 o o nuf $ aes DD dd 

Hi 2202) 200 
10) a ol Bo 

ni mn 


DD 
ri E: D 


"ə 


286. 


ee 














s RT مه‎ 
an 


HORS 


Mürekkep balıklarında, dedim, daha da belirgin bu... 

— Sözde sıkı duracaktım elime, dilime ve Bilimel - 
Daha da açık, dedim, mürekkep balıklarında 

Bu Akla Fara, Aydınlıkla Karanlık 

Ve Yaşamla Ölüm arasındaki çelişme ve birleşme... 
Ve devam ettim, parayla değil ya ukalâlık — 

Bu düşmanlarına ve düşmanlarının dostu ışıklara karşı 
Kursağındaki karadan, o acıdan, ağudan 

Gayrı savı ve savunması olmayan 

Bu kendi mürekkebini yalamış yaratık 

Yaşamın son emrine sıra geldiği zaman, 

Bizceleyin tükenen höcreleriyle tükenip gideceğine, 
Milyonla büklümünden bir bir bölüne bölüne 

Çırağ eylermiş milyonla yavruyu deniz yüzüne, 

Ve başladı mıydı Doğumla Ölümün o ölmez düğünü, 
Bir ışık duvağı içinde mürekkep balığı 

Yaşarmış son gürlüğünü... 

Kuzgun'la böyle bilimselleşirken orda, bir kığıştıdır koptu. 
Bizim Düldül araba diye 

Koşulmuş bütün kumsalın önüne, 
Zangırdatarak köşklerin camlarını, çerçevelerini 
Ve ateşi ilk keşfedercesine 

Nallarının kıvılcımından 

Geçti — Enver Hocaya emsal — 

Yandaki arnavut kaldırımından... 

Söz, dedim o anda kendi kendime, 

Karantili sıkıp yazacağım bunu ben, 

O güneşe karşı silkinen atın tarzı 

Ve mürekkep balıklarının mürekkebiyle 
Yazacağım yaşadığımız bu korkunç-güzel yazı, 
İster dışarda olayım, ister hapiste... 


Sözümü tuttum, yazıyorum işte! 


37 







AER 
2 Avast 
Haddi ousu EE 
27 ۱ "E ana 


Mao . 18) zə 
= 
me 


irae : 
ES 


E 
















MPITOL „enm 


— 


۱ Zap! ral EA LENIN 










ME sv Ga: 3 YAT ww MARKSILA 
E YA EK mn, Dé 
Erster E Mimi. 
A ۲ 
یط‎ SARA en 
GE a Eğ MAK Sav 





HK, Tg 
b LG RI 
Tola lt 
VUE TAL 
oje Fr 














E FFeSCEe: 
fo, Tice ۱ 


—— lu r. 
M? һ 











— 


















Mura fl 





e 
ani "oğ 


OTE, 


AKTAŞ-REYHANLI HATAY 
Yahya Kanbolat"a 


Aktaş-Reyhanlı Hatay, 

Aklığı pamuk, taşlığı buğday... 
Son seçimlerde oldu aynen 

Bu anlatacağım olay: 


Mertlik, dürüstlük ve güven, 

Yani Cumhuriyetçi Dotç Partisinden 
Sekiz silindirli bir aday 

Teşrif etmiş il merkezinden 


Ve dağıtılmak üzre köylüye 
Yirmi bin küsur kaimeyi 
Toslamış muhtara elden 
Oylarını boynuzlasınlar diye. 


O gitmiş, bir başka centilmen, 

Gene Mertlik ve Dürüstlük Partisinden, 
Arkadaşına kazık, basmış on bini 
Mebus çıkmak için Haçlılar listesinden. 


Zor etmişler 14 Ekimi, 

llle de kurtaracaklar Türk Mi.stini!.. 
Bi de yetismisler ki er meydanına, 
Aktaşlılar çoktan bitirmişler seçimil 


Can havliyle sandığa saldırınca, 

Çıka çıka iki oy çıkmış Dotç'a. 

On beş bine gelmiş demek oyun beheri!.. 
Ve yaldızlı boynuzları otuz bir parça, 


39 


İl merkezine dönerlerken gerisin geri, 
Oflayıp pofladıktan sonra, adaylardan biri 
Ah, monşer demiş, bu köylü kısmında 
Ne mertlik, ne dürüstlük, ne de güven kaldı gayrıl.. 


Köylüler her zamanki gibi geçim davasında, 
Toplanıp topal muhtarın başkanlığında, 

O otuz binle helalinden bir çeşme yaptırmaya 
Bi güzel karar vermişler aralarında. 


40 


SABAH GAMI 


Güneş DO dur, beşte doğar, 
Vurur, vurur demirlere, 
Kapı açıldığında en son, 
Dellenir bir uzun RE... 

Hep FA diye biliriz a, 
Astinda MÍ dir fare; 
Çaktırmadan, Es vermeden 
Si mavlı kedilere, 

Bir kahvaltı edisi var 

İşığı kemire kemirel.. 

LA müebbet bir mahküm. 
Laterna çalar vire. 

SOLun haliyse malum. 
Seytan aldatmak üzre. 


41 





RESMİ BİR RESİM 


Tankın tepesinde bir Yunan zabiti, 
Başında miğfer, 

Sırtında bir montgomeri, 

Faşizm adına çekmiş lüveri... 


HÜRRİYET gatesinin 21 Kasım 1973 günlü sayısında 
çıktı bu resim Telefotoyla yollandığı için de epiy silikti. 


İşte o resimdeki Yunan zabiti 

— Telsizle aldığı Amerikanca bir sipariş üzerine — 
Doğrultmuş makinesini, 

Vuruyor resmen, 

Hem de özene bezene, 

Damatlık fotoğraflarını çekercesine, 

Teknik Üniversite öğrencisi 

Hristo ile Hüseyin'i. 


43 


İSPANYA BAŞKANINI ÖLDÜRENLERİN 
KİMLİKLERİ AÇIKLANDI 


JOSE IGNACIO ABEITOS GOMEZA, 
Takma adı Marquin 23 yaşında, 
öğrenci. Quernacalı. 

JOSE MIGUEL MENARES ORDANANA. 
Takma adı Argala. 24 yaşında, öğrenci. 
Arrigorragalı. 

PEDRO IGNACIO PEREZ BEDTEGUL. 
Takma adı Marga. 22 yaşında, öğrenci. 
Virtorialı. 

JAVIER MARIA LARRESTEGUL. 
Takma adı Atzulo. 27 yaşında, öğrenci. 
Bilbaolu. 

JOSE ANTORIO URRUTIOCECHES 
BENCOECHES. 
Takma adı Nazım. 25 yaşında, öğrenci. 

JUAN BALTISTA BIZAGUIRRE SANTIESTABAN. 
Takma adı Zigor. 25 yaşında, işçi. 
Hernanili. 

24 Aralik, 1973 


44 


DARVIN ÜZRE 


Devrimcilik gibi Şairlik de 

İnen darbeyi duyabilmektir. 

Kaslarının liflerinde, 

İster copların darbesi olsun, 

İster bilincin... 

Gelerek, binbir işkenceden 
insanlık gibi tıpkı... 

Çığlıklarla türeyen Devrimci Şiir 

Giderek, sömürüye ve zulme 

Karşı akımıdır Sevincin... 


45 


Hani Gayret Tepe'den 

Verilip verilip de 

Dala bedenlerimize elektrik, 

Tam bedenlerimize elektrik, 

Tam tükendiğini sandığımız yerde direncin, 
En çelimsiz kızımızda bile baş veren 
O silkiniş var ya, 

O türkü, o öfke, o erkeklik 
۱۱۷۱۱۵۱۲۳۲۱۱۵۲۱2 üreyip güçlenecek, 
Güçlenecek, 

Güççlenecek, 

Güçççlenecek, 

Ve de birden tepti miydi geriye, 

Tepti miydi o yüklü yürek 

Gözüne, yuvasına, kaynağına zulmün, 
Bir gökgürültüsüdür, bir şimşek, 

Bir sevinçtir akıp gidecek 

Şebeklerin sigortası atıncaya dek!.. 


İşte böyle bir şiir bizim yazmak istediğimiz... 


46 


SOYUT ŞİİRE SAVUNMA 


Bi sen misin, başka tazı yok mu yani kocayan, 
Dalmışın gözlerinle bi tuhaf, tuz göllerinel.. 

O yavşanlar arasında yarıştığın tavşandan 

Bir b.. da olsa kalan, bileceksin kadrinil 


Bi sen misin, başka ozan yok mu yani kab'zolan! 
Uvunup duracağına, soyut şiir yaz be adam! 


47 


MÜDDETNAME 


Hayır habermiş meğer, ağrıdan 
kopar gibi oluşu eklemlerimin, 
Aylar var ki ağırdan ağırdan 
bir değişim geçirmekteymişim... 
Masalları bi ansıyın hele, 
cazılı bir süreçtir her mucize, 
Dövme bir güldür ki, iğnelerle 
cazır cazır işlenir tenlerimize, 
Vak't erişip lakin açtı mıydı da 
bilincimizde alyuvarlı resmi, 
Şıp diye erdim sanırsın murada 
unutup bütün çektiklerini... 
Hem ne varsa halklar tarafından 
yaradılmış, yani halkedilmiş, 
Ve ne getirdiysek Dağın Kafından 
aşk, dil, bilim, çağdaş teknik ve uğraş, 
Hepsi de kan, döl ve ter dökerek 
hakedilmiş mucizelerdir... 
Eskiden kötrüm bir ozandı bu gerçek, 
onu yürüten şimdi bu dizelerdir... 


Hayır habermiş meğer, ağrıdan 
kopar gibi oluşu eklemlerimin, 
Aylar var ki ağırdan ağırdan 
bir değişim geçirmekteymişim... 
İçindeki duvarları yık yeter ki, 
dıştakiler kolayl diyordu Gorki, 
İçerdeki adamın içindeki 
çekiye gelirmiş gibi sanki!... 
Baksana, içeri ilk düştüğümde 
başıma üşüşen malta taşları, 


48 


Ve aşarken duvarı, firar düşünde 
yakalandığı için arkadaşları, 
Voltamı kesip hırsından üstüme 
kir-kan işeyen o kirpi güneş 
— Değmez döşünde büyütlüğüne! — 
çoktan gününü bitirip gitmiş. 
Kaldı ki o esrarkeş ve serkeş 
sardunyanın encamını da gördün, 
Sabah safası sayılmaz be kardeş, 
mor picamalarla Sinop'a sürgün!.. 
Yattıkça hapis denen bu uzun, 
bu kapalı, bu karanlık şiiri, 
— Koyver, dışarda maneje dursun 
nazmın Nâzım olmayan süvarileri! — 
Anladım, mahküma Köroğlu değil, 
Kör Veysel ayağı daha uygun, 
O yüzden de ayaklarımla değil, 
parmak uçlarımla yola koyuldum... 
Duvarlar devreden örümceklerim 
söktükçe bu taşbasması metni, 
— Sırf yaşama şevkiyle Kelebek'lerin 
sökmez bu, demek istiyorum yani! — 
Ve yavaş yavaş düştükçe bu kale, 
bu Allahın cezası cezaevi, 
"Hayvan ve Gardiyan" öyküleriyle 
bu dört başı zincirli mesnevi, 
Beddualar bitip dile geldikçe 
beni beni, fasıl fasıl ve çığlık çığlık, 
Bir kaynaşma olur işten içe, 
eller arasında başlar yakınlık. 
— Mesela, Recep Ustayla şu anda 
gülüşüyoruz ranzadan ranzaya, 
Demek ki bu leş gibi kokan koğuş da 
dahil bu değiştireceğimiz dünyaya! — 


49 


Bitişikte bereket ki kaynıyor 

fasulyelerle nohutlar mışıl mışıll 
Seni azı düşleri iyiye yor, 

bu aş pişecek daha bi fasıll.. 
O en gümrah demlerini bile 

sıfıra vurdursalar da ne gaml 
El değil ki Antepli bir hergele 

copla uykularina giren Bayram!.. 
Pis pis sırıttıkça sıvanın altında, 

— ister gül, ister güldür güldür ağlal - 
Taşucu"ndaki güneş saltanatından 

derlenmişti, düşün, bu kötü tuğlal.. 
Bir kuş ki gelip parmaklığa konmuş, 

ne bilsin neye iy'dir o demir!.. 
Bilse konar mıydı o parmaklığa kuş, 

bilse neden böyle eğri o demir!.. 
Çıktım ki bizim bölüğün damına, 

hayret, bütün kiremitleri tamam! 
Bi fiske vurdum DAM ın anlamına, 

bi tek kiremit kalmadı sağlam!.. 
Eski bir tavlaydı Toptaşı ama 

hapis oynardık bari aylığına; 
Modeli New Jersey'den aşırılma 

Adana'daki bu modern barhana 
Türkçe sözlerden hep, bile bile 

yanlış kurulmuş bir cümle yapısı; 
Hem sade bu değil ki, bu bilcümle 

yanlış arasında bir cümle—kapısı... 
Bir Kel Fatma gibi kaba kâğıttan 

infazda kabarırken ceza müddetim, 
Yaşlara yelkenli saldım ağıttan 

Deniz'e dek gider diye niyetim... 
Hayır habermiş meğer, ağrıdan 

kopar gibi oluşu eklemlerimin, 


50 


Aylar var ki ağırdan ağırdan 
bir değişim geçirmekteymişim... 
El bebeler, gül bebeler bir süre 
kendi elleri değilmişçesine 
Işığa doğru çevire çevire 
ve hayretle bakarak ellerine, 
— Gücünü tüm bu işe verdiği için, 
çözüp en gücünü bilmecelerin — 
Nasıl sezerse öyle için için 
o tozpembe uçuşlu serçelerin 
Kendi om'zundan kanatlandığını; 
yeniden yeni-dogmus gibi ben de 
— Unutup Tecritde soyutlandigimi — 
gözü yaşlı bir duvarın dibinde 
Alırken sağır kapının ahını 
gülücükler açan bir maymuncukla, 
— Az mi kestik Gart Sükrü'nün iflahini, 
Can'di adi, yankesici cocukla! — 
Ve kazirken sonra kanira kanira 
göğsüme yönelmiş namlunun yivini, 
Kurşun döktüm olmalı ki kazara, 
canevimde duydum cezaevinil... 
— Ölüm çözüm değil bu muammaya! — 
Tezelden erişti sağlık haberim. 
Bi baktım, başladı Canlaşmaya 
kafes kafes, telörgülü gözlerim. 
Ağlarda bir yıldız göründü ilkin, 
dert oldu içime, ne kadar yalnız! 
Rastladım sonra çişe giderken, 
aynı kurranın eratıymışız! 
Bu höcre de kirvem, kankardeşim dünden, 
yaşasın içinde gebermişliğim! 
Ben gayri bu plazmalarda yüzen 
aydınlıklar yüklü bir çekirdeğim!.. 


51 


Sonunda ol kalenin bedenleri 
bedenimle öyle bir oldu ki benim, 
Bundan böyle zulmü bendedenleri 
sıkıysa kalebend etsin yönetiml.. 
Gerçi onlar da işin farkındalar ya! 
Boşuna değil elbet bu "Af" bollugu!.. 
Ilgar eyledi bir dev kaplumbağa, 
kursağında daim tutsak olmuşluğu. 
Sırtındaki kambur değil, zindanı, 
duvar, demir, pranga ve bukağı. 
Sırtlamış celladı, Rıza gardiyanı, 
5۱۲۱۱2۵۲۲۱۱5 "müebbet" sanılan bir çağı, 
Yürüyor, yürüyor bir dev kaplumbağa, 
—dev bir ekmek ki kızarmış kabuğu — 
Ağır ağır yürüyor aydınlığa, 
yürüyor Özgür Bir İnsanlığa doğru. 
Duymadık demeyin, dışardakiler, 
büsbütün bir millet oldu sayımız! 
Sözüm size, ey Başı-dardakiler, 
sizinde Kurtuluş Olsun Çayınız! 


13 Şubat 1974 


Müddetnâme: Hükmü kesinleşen mahkümlara cazalarının süresini 
ve ne zaman biteceğini bildirmek üzere İdarece verilen belge. 

Infaz: Cezaevlerinde resmi işlemlerin yürütüldüğü ve dosyaların 
saklandığı büro. 

Kurtuluş Olsun Çayınız: Mahkümların aralarında çay alıp verirken 
kullandıkları bir deyim. 

Tecrit: Mahkümun disiplin cezasına çarptırıldığında tekbaşına kapa- 
uldigi hócro. 


52 


LORCA'YA SAYGISIZLIK 


Su kadar çıplaktı Kadın 

Ve akar gibiydi ak yatağında, 
Karnının düşlerinde yüzen 

O eflatun nilüferi saymazsan, 

Belki sudan da saydam... 

Lakin Lorca"nın ruhu değil be kardeşim, 
Lorca"nın ruhu değil ki 

Bu zilhayalin başını bekleyen Ozan... 
Adana zindanında, 

Adana zindanında 

Yandım, 

Yandım, 

Yanarım aman... 

Adana zindanında, 

Adana zindanında 

Al itfaiyesiyle dilinin 

Kendi yangın kulesini yalayan 

Kara bir boğadır Zaman 


53 


LAZARUS 
RUS DEĞİL, 
LAZDI 


Çalpara çalmıyor diye aç ayı, 

Islav belleme sakın Acıyı! 

Çapulanla dinle Laz damarındaki 

O ağzı çarpuk darbukacıyı! 
Tepeden tepeye uyy yandu ateşler!" 
Hamsi celiyimuşl... Er eriştu haber... 


Zindan da ne kil Bir ay karanlığı, 
Karakoncolosun sütanalığı, 
Ve Ashab-ı Kehfin zıbardığı o 
Mağaraya emsal bir dölyatağıl.. 
Ne havliysun, Kitmir? diye uyanmış Mernuş. 
Sen aglamiysun da, culiysun'len .ust!.. 


Bu çakır sulardan kanayan kuyu, 
Bu çevrisine düştüğün gayya 
Aslında gökyüzüne çevrilmiş bir namludur 
Azaplarla günaydınlar apartmaya. 
Doğrulttum çiftemu da pakti pa"a karşiden, 
Vuruldum pir cerene pir çift cözyaşı ilen, 


Çanına tak der diye çoook bekler o takalarl.. 

Keten göynekleriyle seyirttikçe dalgalar 

Dik-ağaç-dörtgeni etrafında Anadolu"nun, 

Bu hamsi denizinde senin de bi tuzun varl.. 
Canine tak mi dedu, ne tekliysun be taka? 
Ölü sözün pen açtum caninu yaka yakal.. 


Lazarus: Hazret-i İsa'nın ölüden dirittiği fıkara. 

Çapula: Laz pabucu. 

* Doğu Karadeniz'de hamsi akını haberi kıyı boyunca tepeden tepe- 
ye yakılan çoban ateşleriyle yayılırmış eskiden. 


54 


Karakoncolos: Umacı. 

Ashab-ı Kehf: Roma İmparatoru Decius zamanında (249-251) Hıris- 
tiyanlara karşı uygulanan zulümden kaçmak üzre, Tarsus, ya da 
Efes'te bir mağaraya sığınıp 300 yıl uyuyan yedi genç... Mernuş 
bunlardan biri, Kitmir ise köpekleri. İlk uyanan Mernuş ekmek almak 
için çarşıya indikte, satıcıya verdiği sikkenin çoktan yürürlükten 
kalkmış bir para olduğunun göze batması üzerine ardına düşenler 
gizlendikleri mağarayı bastıkları zaman, içerde yedi kuş yavrusun- 
dan başka bişey bulamamışlar. 


55 


SABAHATTİN EMMİ İÇİN 


Akşamüstü 

Beş buçuk altı sularında 

Arabam kırılmış, yatıyordum betonda 
Cekirdek yiyerek efkárimdan, 
Dalmışım mavinin avarasına... 

Bir uçurtma çıkıverdi. 

Bir uçurtma... aman! aman!.. 

Avlu duvarlarının telli objektifine 
Salına salına onur verdi... 
Mahkemeye son anda yetişmiş, 

Yine de telaşsız 

Ve alabildiğine ciddi 

Bir görgü tanığı gibi... 

Ve çayırların, çocukların, gelinciklerin 
Dünyada hâlâ var olduğuna dair 
Yeminli (yani üç kez kuyruk attırarak) 
Ve de allı yeşilli 

ifadesini verip 

Yine geldiği gibi salına salına 

Ve alabildiğine ciddi, 

Avlu duvarlarının telli objektifinden 


Çıkıp gitti... 


Arabanın atları deh deh aman da!.. 
Uçurtmanın aşkına ayağa kalktığımda 
Sabahattin Emmi'nin öldüğü geldi aklıma, 
Bir volta da onun için attım, sonra bir volta dahâ... 
Arabamın atları tıkıtak tıkıtak betonda... 


56 


TABİR İÇİN BİR RÜYA 


Hiç mi sabah görmedik yanil 

Böyle yeşil gökyüzü mü olurmuşl 

O karpuzu hangi dürzü astı oraya?.. 
Vur bıçağı, bakma yaşın gözünel 
Çal bıçağı parmaklıklar arasından 
Ki yarılsın çil-çubuklu kabuğu 
Çatırdaya çatırdayal.. 

Vur pençe-i Ali'deki şemşir aşkına! 
Vur ki çıksın, 

Çıksın gayrı ortaya 

Kuyu-yeşil hapislere sığmayan, 
Kan-davalı, 

Delikanlı 

Kızılbaşl.. 


57 


DAMDAN DAMLAYA DAMLAYA 
GÖL OLMAZ YA 





BİR 


Bi sağ yanıma yattım, geçti beş yıl. 
Bi de soluma yattim, etti mi on! 
Hadi kalk, dediler, bitti bu fasıll.. 
Hay allah kahretsin, uyanamıyoml 
10 Nisan, 1973 


61 


İKİ 


Yarın pazar, sokağa çıkma yasağı var, 
Seçim kütüklerini dolduracaklarmış... 
Kıyamet kopmaz a, 

Yarın da sokağa çıkmayıveririz, canım! 


62 





ÜÇ 


Biliyor dostlar benim volta atmaktan hazetmediğimi, 
Matrak olsun diye çağırıyorlar yanlarına, 
Basımla Aah deyince ben, gülüsüyorlar. 
Sonra bir Veysel Karani edasıyla 
Yeniden düzülüyorlar yola, 
O helayla orta-kantin arasındaki tam yirmi iki buçuk 
adımlık 
kervan yoluna 
Ben de kemal-i tazimle su döküyorum arkalarından. 


Dışarda da biraz böyleydi zaten, 
Aptestten çok namaz kılardı bizim ihvan... 


63 


DÖRT 


Koridor üzerindeki pencerelerden birinin içine tünemiş, 

On ikinci koğuşun avlusunda voleybol oynayanları 
seyrediyorum: 

Köylüler top değil, toprak keseğiymiş gibi nereye 

rastgelirse 
savuruyorlardı topu, 

Çaycı da kırmızı camdan çiçekleriyle ürkek bir tavşan 
gibi seyirtiyordu... 

Biri seslendin birden, 

Baktım, ağır makinistlerden* Hacı Avcı. 

Aklım kesti, dedi, yatarsın sen bu cezayı! 

Nerden icabetti bu laf pek anlayamadım ya, 

Oturduğum yerde şöyle bi doğruldum; 

Yaşar Kemal işitmesin, ama 

Nobel kazanmış kadar oldum. 


“Ağır makinist: Ağır cezalı mahküm. 


64 








Hü “ə a 
D gər: nmm jc Y 19 ls 
s ə 2491 cup | E Fu 


A İY 9 تا‎ IK 
d co 2 s و‎ 








— = 
ENSE Ty 
a e 
(4 ә 


S JL 
CIL. 


- E i ud na 





= 
“ALİ 





or? 


BEŞ 


Af bir atıfettir, 

Şartı bunun nedamettir, 

Nedamet de hiyanettir, 

Hiyanet de fazilettir, 

Fazileti Faşizmin... 

Hiç merak etme, 

Bunlar eveleye geveleye böyle, 

Eninde sonunda "Af"fı verecekler bize. 

Amaaaa 

Biz onları, 

Biz onları aftetmeyeceğiz, azizim... 
Nisan, 1973 


66 


ALTI 


Geçen gün, görüşe gelenlerin isimleri okunurken 

hoparlörde, 

Otobüs terminalleri düştü aklıma, 

Aynı çatlak ses, aynı nalça ağız: 

Adanadan İstanbul istikametinde gitmekte olan 
Gazanfer Bilge Turizm Otobüsü yolcuları, 
otobüsünüz hareket etmek üzredir... 

A, baktım, şaka-maka derken, daldırıp gidiyorum 

İstanbul istikametinel.. 

Tip! Tih! Tih! Tih! Tih! 

S..mışım ben böyle 1930 modeli ranzayla çıkılan 

İstanbul seyahatinin içinel 


67 


YEDİ 


Gazeteci bağırıyor: 
Af vaar, afyon vaaarl... 


SEKİZ 


Bugün Ondokuz Mayıs, 

Mayısın ondokuzu! 

Sen ey Türk istiklâlinin koruyucusu, 
Sen ey ülkemizin geleceği, 
Ulusumuzun gözbebeği, 

Se ey demirparmaklıklarda barfiks yapan, 
Ranzalarda parende atan 

Sportmen ve kahraman Türk Gençliği, 
Önünde senin bütün Kilit-bahirler açık, 
Ama herzaman Samsun'a çıkılmaz a, 
Bu sabah da avluda volta atmağa çık! 


68 





ON 


Dışardan gelen haberler berbat: 

Bir yandan pahalanırken hayat, 

— Fiyatlar FİAT, ücretler PERMEŞAT! — 
Bir yandan da ucuzluyor memat, 

Bir imzaya bakıyormuş kontur ile üç aylık kontrat!.. 
Görüşe bir hanım geldi geçen gün, 

Teselli için söylemiyorum, vallahi, dedi, 
Dışarıya göre, emin olun, sizin burası saltanat! 
Mesela, hiç imkân var mı, efendim, şu çayı... 
Telörgüden süzülen ışığa tuttu bardağı, 
Dışarda... 

Dayanamadık artık, bastık kahkahayı. 

Canım, biliyoruz, diye üsteledi, 

Biliyoruz, içerde de vaziyet bom...! 

Bom... ama, 

Hiç değilse içerde içeri düşme tehlikesi yok! 
Düşündük sonra arkadaşlarla, 

Ziyaretçi hanım haklı çok... 


70 


ONBİR 


Ben utangaç tabiatlı bir adamım, 

Küçük kızım Su'ya bakmayın siz, 

— Ona göre ben, o'oohh!.. yumuşakbaşlı bir kaplanım! — 

Ciddi söylüyorum, fena halde utangacımdır. 

Hele biri beni eskaza övmeye başlasın, 

Resmen kızarır, bozarırım... 

Delikanlıyken daha da berbattı ya: 

Babam sofrada, 

Şu yazdığın şiiri amcalarına oku, bakalım, dedi mi, 

Handiyse masanın altına saklanırdım... 

Ama şimdi, 

Mapusa düştükten sonra, 

Sağda-solda hakkımda çıkan yazıları gördükçe, 

Utanmak nerde, 

Yadırgamıyorum bile. 

Biliyorum çünkü 

Benim için yazılmış değil, 

..gürlük uğruna mapus yatan bir ozana düzülmüş o 
Övgüler... 

Yine de bazen, 

— Bazen dediysem, hani iki-üç haftada bir — 

O ..gürlük uğruna mapus yatan ozana 

— Belki buranın havasından, suyundan — 


Bi parçacık benziyorum kanısına kapıldıkça, 
— Huylu vazgeçmezmiş ya huyundan — 

Bir pembelik yayılıyor yanaklarıma, 
Bell—belirsiz ama... 


71 








00001 
ИЛИ 


İl 


001 


ONİKİ 


Yılmaz'ın seyrinden kapıp getirdiler Siyasi Koğuşa Garip 
Güzel'i 
Hayvanina "deh" diyeceğine, yanlışlıkla hükümete ”...” 
demiş... 
Aksak ayağına emsal, sekerek anlattıklanndan anladığım 
kadarı: 
Halde arabacılara hasım giden kamyoncular Garip'in 
başını yemiş: 
Hemi kamyoncuların komisyoncusu aleyhindeki en 
birinci şahit. 
Şikayetçi polis de onlardan tarafa ait... 
Ne ki, sekiz bebe var evde yolunu bekleyen, 
Karısıyla hayvanı hariç; 
Hepsi de şincek konu-komşuya muhtaç... 
Üç aydan önce çıkaman, dediler. Boşuna dellenme 
heç! 
Dellendiği yoktu zaten, ۱ 
Yanlışımızı belledik, dedi. Üst yanını geç te... 
Töbe gayrı "cus" demiyece'm! 
Fekat... Madem öyle istiyorlar, de-mi-ya, yeğen, 
Biz de dehleriz onları güzünki Seç te... 
Olmayan kırbacını şaklatmak için tam kolunu 
kaldırmışken, 
Lâkin... diye durakladı, güçtür bu hükümata laf 
anlattırmak... 
Ya biz dehliyoruz derken, onlar çüşleyiverirse ne 
yapak?.. 
Telli kardeş bastı kahkahayı, baskın verircesine 
Israel'e 
Tevekkeli, dedi, Siyaset"e atmamışlar bizim Garip 
Güzel'i!.. 


73 





ДИЛЛИ 
ОЈ 





o MER qe ——ҹхг– es 


ONÜÇ 


Uzanmış yatıyordum, 

Öğlen vakti. 

Bizim semtin reisinde sıcak, 

Köpek gibi soluyorum yattığım yerde. 
N.B. geldi. 

Belli, yine bozuklardan çalıyor. 

Üç gündür devedikeni bürümüş gözlerini, 
Neredey baksa, dalıyor... 

Sigaramı versene! dedi. 

Nerde? dedim. 

Görmüyor musun? dedi, yatağımın başucunda! 
Yatağının ayakucunda buldum paketi. 
Al, dedim, silahını! 

Bi hışımla kaptı elimden. 

Kurala uygun kazılmış bir boy siperine girercesine 
Karşı duvarın dibine çöküp 

Ateşledi sigarasını... 

Birini vurdu, ama kimi? 

Beni mi? 

Kendini mi? 

Anlayamadım... 


75 


ONDÖRT 
Em. ORG. Gürler'e 


Karakaslı bir bulut geldi, geldi, geldi... | 
"Gürledi, ama yağmadı" değil, 
Yagmadi, ama gürledi gitti. 


Haziran, 197. 


ONBES 


Hak'katen firaklıydı Müdür Beyin veda konuşması: 
Filhakika burda beş yıldır hazırladığı 

Ve Vekâlet-i celileye rapor halinde yazdığı 

Islahat ve reformlarda kalmıştı aklı. 

Lakin, dediği gibi, ehemmiyetli değildi Antep'e nakli, 
Memuriyet bu, efendime söyleyim, 

Vazife ahlakı... 

Yine de üzülmekte yerden göğe haklı, 

Çünki taa 1945 senesinden beri 

Cezaevi müdürü olarak, 

Biz, kader kurbanı evlatlarını islah edeceğim derken, 
Kendini ıslah etmeye hiç vakit bulamamıştı zavallı... 


76 


ONALTI 


Yüzlerini görüyorum çökertildiğim yerden, 

Ziyafete konmuş gibi sırıtkanlar; 

Sade bi tanesi, Kozanlı bir gardiyan 

Ellerini bağlamış, dineliyor kapının dibinde. 

Çekiniyor sanki sofraya oturmaya 

Çağrılmadan. 

Öbürleri Müdürün "tanzim ettiği menu”ye göre 

Siftah etmişler çoktan, 

Daha seçkin lezzetlerin, peşindeler artık: 

— Mesela Başoğlu gibi bir zindidin "Allah-Allah" diye 
haykırması, Ökkeş'in dal bedeniyle "ekose levrek 
balığı” gibi kıvranması, ve mesela benim oraya ge- 
tirtilip, bir-iki süzme hakaretle sözde yaşıma hörme- 
ten salıverilmem — 

Parmaklarını görüyorum yattığım yerden, 

Copun sapına dolanan yağlı parmaklarını... 


Kollarını görüyorum — bir alay akbaba kanadı — 
Kimi inip, kimi kalkıyor... 

Göremiyorum gagalanan tabanlarımı, 
Parçalanmış bir çift tavşana dönmüş olmalı... 
Kendi sesimi duyuyorum derken: 

— Bilmem kaçıncı darbeden sonra — 

Ağrısı sıklaşan bir ananın feryadı, 

Nurtopu bir selam gibi sarkıyor yarınlara... 


77 





ONYEDİ 


Burası dipkapalı, 

Tabanı su, tavanı çemen... 
Sekiz gündür seyrandayız... 
— İkisi ağır, onbir yaralı, 

Tamamen idiot'lojik bir maraza yüzünden — 
Romatizmaya epiy yakın bişey olmalı ki romantizma, 
Küherçileli duvarlara baktıkça, 

Sevgilimle mantar toplamaya çıktığımız günler geliyor 
aklıma... 

Yalnız bu kadar münbit, bu kadar sulak bir yerde 

Su dökecek bir hendek veya ağaç arkası bulunmaması 


tuhaf... 
Diyeceğim, kapının herdaim üstümüze kapalı durduğuna 
bakarsan, 
Sıkıştıkça, ...let kapısına başvurmamız olağan, 
değil mi, 


İki saatte bir en azından?.. 

Anlatabilirsen anlat bunu Piç Feyzullah'a! 

Hela bekçisi değil ya, kendisi şerefli bir gardiyan! 

Siz hep kendinizi düşünüyorsunuz, diyor haklı olarak, 
Midem bulanıyor, diyor, buranın kokusundan... 

O yüzden herhalde, öğlenden beri görünmediydi; 


Hal kalmamış hiçbirimizde, 
Saat hiç yoksa yedi, 
Bir yandan sıcak, bir yandan büyük-küçük aptest 
derdi... 
Sayım zamanı muhakkak gelir, açarlar kapıyı, deyince 
ben, 
Başoğlu kocaman bir tırtıl gibi kıvranıp durduğu 
yerden, 
Hayatta hiç bu kadar sayılmak istememiştim, dedi. 


79 


ONSEKİZ 


Nem varsa şu mahzende, 
Yatağım, 

Yastığım, 

Donum, 

Gömleğim, 

Sigaram, 

Kibritim, 

Kitabım 

Ellerim, 

Gözlerim... 

Nem varsa şu mahzende, 

Nem varsa, 

Nemli filan değil, düpedüz ıslakl 
Yani şu geçirdiğim on gün var ya, 
On ay eder su içinde! 


10 Eylül, 1973 


80 


ONDOKUZ 


Felcederim senil diye haykırıyor adam. 

Felç edecekmiş beni, 

Anarşistlik edip bi daha falaka şiiri yazarsam... 

Derken suratının şakında "burun" diye gezdirdiği o 
korkunç dikeni 

Üstümde yakalanan kâğıda daldırıp çıkardıktan, 

Ve gözlerinin idare lambasını bi miktar daha kıstıktan 

sonra, 


Utan! diye höykürüyor. Yaşından, başından utan! 
Şarap imal ettiğin yetmiyormuş gibi, bi de iftira 
ediyorsun bu fıkaralara!. 
— Dönüp yüzlerine bakıyorum: Başgardiyan Rıza ile 
Kuru Hasan. 
Yeni yumurtadan çıkmış iki keklik yavrusu kadar 
mazlum ve masum, 
Ağlayacaklar, dokunsam... 
Kaldırıp elimin altındaki sandalyeyi kafalarına 
çalmak geliyor içimden, kendimi zor 


zaptediyorum — 
Sizin için ne diyor bu, biliyor musunuz? "Akbaba" 
diyor, 
"akbaba"!. 


Ve aniden, sol elindeki kağıda sağ elinin tersiyle bir 
hükümet darbesi aşkedip, okumaya başlıyor falaka 
şiirini... 
— Böylece suçumu olanca ağırlığıyla çarpıp 
yüzüme, oracıkta kahretmek istiyor beni galiba — 
Tarzı bi hayli kadim ve hamasi de olsa, fena 
okumuyor hani; 
Mesela: "“Ziyafete konmuş gibi sırıtkanlar" dizesini 
okurken, özellikle sırıtıyor acı acı... 
Giderek, bütün kendini-beğenmişler gibi kendini 
kaptırıyor kendi sesisinin sihrine... 


81 


Ve taa neden sonra ayıp, o ziyafeti düzenleyen Müdürün 

kendisi olduğunu hatırlayınca, 

Utançla hınç karışımı, saydam ve ıslak bir perde iniyor 
gözlerine, 

Fırlatıyor kâğıdı elinden, devletli burunu ağzının 

kaldıracıyla ortanın sağına aktararak... 

Yazdığımda en ufak bir yalan var mı? diyorum. 

Farketmez! diye celalleniyor. Benim cezaevimde böyle 

Şeyler yazmak kesinlikle yasak!... 

Ama ben de bir insan olarak, dilediğimi düşünmekte 

ve yazmakta hürüm, diye ısrar ediyorum. 

Sen insan filan değilsin! diye kürkrüyor. Mahkümsun 

sen, mahkúm!... 

Ezerim, felcederim seni, hele bi daha böyle 

münasebetsizlikler yazmayı dene!.. 

Ve harika bir "Defol!"la bitiyor bu hayatta görüp 

göreceğim en olumlu, en parlak eleştiri.. 

Dahası var: Cırcırlı'dan Kapıaltına geçerken, artık, silah 

yerine, Şiir arıyorlar üstümde o günden beri... 


82 


YİRMİ 


— Burdan ne kadar çeker, dedi, denize? Bursa"dan 
yeni gelen işçi arkadaş Recep Anıl. 
- Otomobille yarım saat çeker, dedim, Yayan da iki 
buçuk saat... Benim cezamla dersen, aşağı-yukarı 
dokuz yıl. 


YİRMİBİR 


Ne kadar da çok mahküm var şu gökyüzündel 
Hepsi de müebbet... bizim Osman gibi... 


83 


YİRMİİKİ 


Ben hele şu duvarları aşayım da bi 
sen arkamdan öt ötebildiğin kadar. 
Sayın düdüğüm beniml.. 
Dütl.. 
Dü 

üt!.. 
Düü 

б 

б 
üt!.. 


B4 


YİRMİÜÇ 


Abdullah duvarın dibine oturmuş, boncuktan bir süs 
yılanı örüyordu, 

Baş tarafı bitmemişti daha... 

Halo Dayı çıktı geldi, 

Gözlüklerini dürbünleyerek, Abdullah"ın elindeki o 

alelacayip nesneye baktı, baktı, baktı... 

Bir kahkaha kopardı derken, ıslık azmanı bir 
kahkaha... 

Moorrel dedi. Moorrel 

Kurmanç diliyle, 

Uzun bir "o" ve sonu "a”ya çalan uzun bir "r"... 

"M-O-O-R-R-E" 

Ve simsiyah bir yılan Cüdi Dağından 

Simsiyah bir yıldız gibi kaydı, 

Daracık vadilerden süzülerek sınır aşırı, 

O Zaho denen yemyeşil düzlere... 


85 


YİRMİDÖRT 


Fahir Dayı Yunan uyruklu, Gümülcineli. 
Bakma, aslında topumuzdan çok buralı. 
O bizler gibi sonradan değil çünki, 

Anadan-doğma vede hilkatten çileli. 


Sipsivri garibimin kafası, 

Tüy tekmil kulağının arkası. 
Bi de kanadı olaydı, allahıma, 
Uçtu gittiydi damdan yarasa. 


Ayağ'nın biri çabuk, biri çarpuk, 

Biri Kuzeye ise, öbürsü Güneye bakık. 
İzini sürelim dediydik bigün, 

Döne döne feleğimizi şaştık. 


86 


Gereği düşünüldü: 


Türk asıllı ve Yunan uyruklu olan sanığın 1966 yılında 
Gümülcinede ikamet ettiği sırada ilişki kurduğu Yunan 
İstihbaratı Teşkilâtı (KİP) na mensup Hiristo Anjelikas 
vasıtasiyle vaki casusluk teklifini kabul edip bu husus- 
ta yetiştirildikten sonra bilgi istihsali ve hizmet ifası için 
Türkiyeye gönderildiği ve sık sık tevali eden Türkiyeye 
geliş ve dönüşlerinde yol güzergâhlarındaki sabit ve 
hareket halindeki askeri birlikleri, tankları, motorlu 
araçları, silâhları, teçhizatları, askeri kamyonları ve 
araçların plâka numaralarını tespit ederek Yunanista- 
nın İstanbuldaki konsolosluk kâtibine verdiği sanığın 
Milli Emniyet Makamların ve Askeri Savcılıkça tespit 
edilen ikrarından üzerinde yakalanan ve arkasında 
kendi elyazısıyla yazdığı bilgileri ihtiva eden sigara pa- 
ketinden tespit ettiği bu bilgileri vermiş olduğu Yuna- 
nistanın İstabuldaki konsolosluk katibinin 14 adet fo- 
toğraf arasından teşhis etmesinden ve bu delillerin 
tahlil ve münakaşasından mabul idiydiğine ve bu ka- 
bul şekli dosya muhteviyatına da uygun bulunduğuna, 
doktrinde casusluk bir devletin menfaatine başka bir 
devletin askeri, siyasi ve iktisadi durumuna ilişkin bü- 
tün gizli bilgilerin ve belgelerin araştırılması sağlanma- 
sı ve yabancı devlete ulaştırılması olarak tarif edildiği- 
ne, maddi olayda "gizli kalması lâzım gelen malümat 
şeklinde tanımlanan Sır unsurunun mevcudiyeti yetkili 
makamın mütalâasına ve mevzuun mahiyetine göre 
mahkemece takdir ve kabul olunduğuna ve mahiyeti 
itibariyle sır olan bir belge veya şeyin ilgili makamlarca 
himayesiz bırakılması onun sır olmasını engelleyeme- 
yeceğine; malümatın istihsal edilmesi yani öğrenilme- 
siyle suç tamamlanmış olacağına, mezkür malümat 
hassatan askeri casusluk kastı ile ve tesadüfen olmak- 
sızın gayret ve mesai sarfederek istihsal edildigine; 
binnetice dava konusu olayda sanık devletin güvenliği 
veya milli veya milletlerarası siyasi menfaatleri bakı- 


87 


mından gizli kalması lazım gelen bilgileri siyasi ve as- 
keri casusluk maksadıyla gayret ve mesai sarfederek 
istihbal ettiğine ve fiilen memleketin harp hazırlıklarını 
veya harp kudret ve kabiliyetini veya askeri hareketle- 
rini tehlikeye sokacak derecede olmadığı dosya muh- 
teviyatından istihraç ve takdir edilebildiğine binaen, 
mahke mece delillerin tahlil ve değerlendirilmesi neti- 
cesi ve Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 21-1-1972 
gün ve 1972/8-9 sayılı kararına uygun surette casus- 
luk suçunun maddi ve manevi unsurlarının oluşturdu- 
ğu kabul edilerek sanık hakkında As. C.K. nun 56/1-A 
maddesi deläletiyle T.C.K. nın 135/1, 69, 31 ve 
173'uncu maddelerine göre uygulama yapılmasında 
isabetsizlik görülmediğinden sanık vekilinin sübuta de- 
illerin değerlendirilmesine ve bilgilerin gizlilik taşıma- 
dığına ilişkin bilcümle temyiz sebeplerinin 363 sayılı 
As. Kriş. ve Yarg. Us. Kanunun 217/2 maddesi gere- 
ğince REDDİNE, tedbir niteliğindeki emniyeti umumi- 
ye nezareti altına alınma cezası ile ilgili sürenin dört 
yıl iki ay şeklinde düzeltilmek suretiyle müttehez hük- 
mün tebliğname veçhile Onanmasına 13 Nisan 1973 
tarihinde oybirliğiyle karar verilip usulen açıklandı. 


88 


Arama yapıldı saat dörtte, geçen sabah. 
Rüyasında hükmetmişler kelebeği cinli Müdüre. 
Aradıkları: esrar, hap, kesici ve dürtücü âlet, şiir ve 
silâh. 
Ellerinde coplar, matraklar, meşe sopaları, elfenerleri 
V.S., 
Uykumuzu şereflendirdiler. 
İşte böyle herzaman uyanık ve diri ve herzaman 
onbeş yaşında olmalı, dedik, Devlet ve ldarel.. 
Üzerlerimizi büyük bir titizlikle arayıp avluya saldıktan 
sonra bizi birer ikişer, 
Daha da büyük celadetle saldırdılar döşeklere 
valizlere... 
Demirparmaklıkların dışından seyre koyulduk bu 
matrağıuzun, metrajı kısa filmi: 
Deşilmiş döşeklerden pamuklar, parçalanan 
valizlerden çamaşırlar, süprülen raflardan kâğıtlar 
uçuşuyor havada (Genel Manzara) 


89 


Müdür bütün bu kargaşanın dışında bir nizam ve inti- 
zam örneği, saçlarını sıvazlıyor, kemerini düzetlti- 
yor. 

(Omuz Çekimi) 

Altlı üstlü ranzalar boyunca, yer yer ağırlaşarak mekik 
dokuyor Kamera: 

Kapıyoldaşları hastasını muayene eden bir hekim da- 
kikliğiyle didiklerken dörtbir yanı, eline geçirdiği 
dergideki çıplak resimlere dalmış acemi bir 
gardiyan... 

Sarı dedikler sevimli şahıs dönüp Kameranın merceği- 
ne gülüyor, avucunun içindeki kahverengi nesne- 
nin üzerine (Omuz Çekimi) yavaş yavaş ve bütün 
yırtıcılığıyla kapanıyor pençesi. Ve aynı kapıcı kuş 
haliyle iniyor ranzadan. 

Sokuluyor Müdürün yanına (Üstten Çekim). Bişeyler 
söylüyor kulağına. Avucundaki kutuyu gösteriyor: 
Kibrit Kutusu (Omuz Çekimi aynı hizadan). 


90 


Müdürün eli dalıyor kutuya. İçinden ağaç kabuğuna 
benziyen o kahverengi nesneyi çıkarıyor. Yüzünü 
görüyoruz: Sevinç ışıkları içinde ve muzaffer. Bir 
astronot sanki, yeni inmiş yeryüzüne fezadan. 

Burnuna götürüyor o şeyi, kokluyor, ağzına götürüyor. 
Isırıyor biraz, tadıyor, yalanıyor. Sonuçtan mem- 
nun. 

Memnunluğunu eleveren yapmacık bir öfkeyle kükrü- 
yor: 

Şu ranzada yatan hangi namussuz? 

Geriden "benim" diye incecik bir sesin yükselmesi 
üzerine parlıyor: Gelsene buraya, ulan! 

O ara Başgardiyan Rıza koşup kulağına bişeyler fıslı- 
yor. 

Bu sefer dişlerinin arasından: Çok iyii! Demek 
casus! 

Fahir Dayı paştak paştak çıkıyor ortaya. Tıpkı cılız bir 
çocuk arkadan. 


91 


Müdür Sen haa! diye yüzünü buruşturuyor. Fahir Da- 
yı'yı tepeden tırnağa süzüyor Kamera. 

Sen haa! Bu suratla mı, ulan! Gözlerini kırpıştırıyor 
Fahir Dayı. 

Bu eçiş-bücüş halinle mi!.. Bir kuş-bakışı dalıyor yu- 
kardan ayaklara. 

Ayaklar, yüzyıllık bir zeytin ağacının toprak üzerinden 
yürüyen kökleri. Ardından ikinci imge: Fahir Da- 
yı'nın çarpuk ve bükrü ayağı. 

Müdür sadede dönüyor acele: Vatan hainliğını bitirdin, 
şimdi de plâka basıp esrar salıcılığına başladın de- 
mek! 

Vücutlarından elektrik geçirilmiş gibi sarsılıyor bütün 
gardiyanlar. Ve hepbirden dönüyor başlar Fahir 
Dayı'dan yana. 


92 


Fahir Dayı yine gözlerini kımıştırıyor ürkek ürkek. 

Bu ne pekiy? Müdür o kahverengi nesneyi büyük bir el 
çabukluğuyla dayıyor Fahir Dayı"nın burnuna. 

Fahir Dayı şaşkın değil, dalgın. Bu mu? diyor, ama so- 
ruyu kendine soruyor adetâ. 

Bu ya! diye bastırıyor Müdür. 

Bir meşe sopası görünüyor. Fahir Dayı avel avel bakı- 
yor başının üzerinden sallanan sopaya, 

Mahkemeye verecektim, diyor. 

— Neyi? 

— Elinizdeki deriyi. 

Yeniden görünüyor Müdürün avcundaki nesne. Büs- 
bütün asılıyor Müdürün suratı. 

— Mahkemenin Reisine verecektim, almadı. 

— Ne saçmalıyorsun, ulan? 

— Ayakların su toplamıştı falakadan... 


93 


Gözleri açılıyor Müdünün. Kamera, avucuyla Fahir Da- 
yı'nın ayakları arasında gidip geliyor birkaç kez. 
Körük gibi inip çıkıyor Fahir Dayı'nın göğsü. Ardından 
uzun bir nefes. Ve Gerçek, bir göktaşı ya da koca- 
man bir mayıs gibi dumanlar çıkararak düşüyor or- 
taya: 

— Ben de kestim kabarmış tabanlarımın derilerini... 
mahkemeye vereyim diye... 

Yutkunuyor Müdür, ters-pürs oluyor yüzü. Elindeki co- 
pu karnına dayayıp fırlıyor avluya. 


O olaydan sonra hele, kalmadı hiç kuşkumuz: 
Şu bizim Fahir Dayı birinci sınıf bir casus, 
Çayocağında gizli gizli öksürerek bütün gün, 
Burdan öbür dünyaya haber taşıyor domuz. 


94 


YİRMİBEŞ 


Görüştü bugün. 17 Ekim... 

Her gelen — Dışarda sözleşmişler mi nedirl — 
Önce bir kıkırdayıp 

Hadi yine! Dışardasınız yakında! diye başlıyor... 
Hele Halk Partili dostlar — Sol olsunlar! — 

Biraz da kabararak, 

— E, olacak tabii o kadar — 

Hiç merak etmeyin! diyorlar, 

Oldu bu iş! 

Affınız garantiye bindi! 

Üç aya kalmaz! 

Ya Kurban Bayramından önce... 

Ya sonra... 

Tamam! 

Affedildiniz!.. 

Dayanamadım artık, bu iyi niyetli dostlardan birine 
Dur! dedim. Ben de sana bişey söyleyim! 

Hiç de affedilecekmişim gibi gelmiyor bana!.. 
Amma yaptın! diye yanıtlayacaktı tam, 

Beni halk mahküm etmedi ki, dedim, affedileyim. 
Ama Halk Partisi için diyorsan, o başka! 

CHP'yi halk otuz yıl önce mahküm etmişti, 

Bak, şimdi affetti! 


95 





YİRMİALTI 


Politikanın inceliklerinden anlayan iki tür insanımız var, 
Politikacılarla mahkümlar. 

Bunun neceni de belli: 

Politika, politikacılar için içeri düşme tehlikesidir, 
Mahkümlar için ise dışarı çıkma ihtimali. 


11 Kasım, 1973 


YİRMİYEDİ 


İkide bir kulak veriyordum yağmura 

Gorki'nin ANA'sından kaldırıp kaldırıp başımı... 
Bayağ hoşuma da gitmişti ilkin, 

İri iri damlalar 

Elli mumluk elektriğinde bahçenin 

Vurdukça betonların üstüne üstüne, 

Işıltılı bir koşuşmadır gidiyordu... 

Yine de bir eksiği vardı, ama ne?... 

Kokusu yoktu, kokusu! 

Toprağı yoktu, 

Yaprağı yoktu, 

Bi işe yaradığı yoktu! 

Mubarek, yarı karanlık bir hapisane avlusuna yağan 
Tam bir yarı-aydın yağmuruydu. 


97 





YİRMİSEKİZ 


Her gece, sanırım, on bir bucuğa doğru 

Bir uçak geçiyor üstümüzden. 

Yolcu uçağı, anlaşılan... 

Beni bir Ortaçağ yaşamına mahküm edenler 
anlamıyorlar ki. 

Ben her gece, sanırım, on bir buçuğa doğru 

Üstümüzden geçen o uçağın bir parçasıyım, 

İniş takımıyım, góstergesiyim, motoruyum, akliyim... 

Ve ben her gece, sanırım, on bir buçuğa doğru 

Bi kez daha anlıyorum ki, 

Haklıyım. 


99 


YİRMİDOKUZ 
Mustafa Ekmekçi'ye 
Bu işten anlar diye 


Meydancılar! Ekmek geldi! 

Acele kapıaltına gelin meydancılar! 

Hoparlörden yayılan o davudi ses, 

Ses değil, canım... buram buram kokusuydu 

Nar gibi kızarmış sıcacık ekmeğin... 

Acıkmış parmaklar arasında bölünürkenki kokusu 
Özgürlük ekmeğinin... 


100 


OTUZ 


Halo Dayı'nın Türkçesi yok, 

Kızıldereli Hüseyin'in tercümanlığıyla konuşuyoruz: 
— Kaç yaşındasın, Can? diye soruyor. 

— Kırk yedi, deyince ben, 

— Maaşaallahhl diyor bi, “a” ları çatlata çatlata. 
Ve sorular izliyor birbirini: 

— Evli misin, Can? 

— Evet. 

- Maaşaallahhl.. Kaç çocuğun var? 

— Uç. 

— Maaşaallahhl Erkek mi? 

— Biri erkek, ikisi kız. 

— Mağşaallahhl Kaç yaşındalar? 

— Erkeği on beş, kızlar üç'le on iki. 

— Maaşaallahhl.. Mesleğin ne? 

— Şair, mütercim. 

— Maaşaallahhl... Ne kazanıyorsun ayda? 

— İki bin beş yüz-üç bin. 

— Mağşaallahhl.. Kaç sene ceza verdiler sana? 
— On beş. 

— Mââşââ... diye başlamışken yine, 

Halo Dayı yarıda kesiyor Allah'ı, 

Ve kısa bir sessizlikten sonra, o güleç ihtiyarla birlikte, 
Bayram topları gibi patlatıyoruz kahkahayı. 


101 


OTUZBİR 


Gardiyandı başımıza, kurt gibi bir gardiyan... 
Başı belaya girdi bir esrar dalgasından. 
Kuzu kuzu volta atıyor şimdi avluda. 
Sine-i millete döndü Ramazan. 


OTUZİKİ 


Ispanaklar pembe pembe götleriyle 
Demir dolabın üstüne yığılmış... 
Desene, biz gene burdayız bu kış!.. 


102 


OTUZÜÇ 


Berberhaneye giderken, koridorda rastladım Kantinci 
Mustafaya. 
Epiy olmuştu karşılaşmayalı, 
— Alışverişe çıkmayı bu ara bize yasak ettilerdi ya — 
Baktım, zayıflamış, tazıya dönmüş zavallı. 
Bu ne hal? demeye kalmadan, başladı yanıp 
yakılmaya: 
Öldüm be, ağam! dedi. Bunalttı beni bu hükümat 
bunalımı! 
Kırk gündür, seçimden bu yana, ha kurduk, 
ha kuracağız ayağına, 
Ne uyku, ne durak!.. Görüyorsun a halımı!.. 
Vatanmus, milletmis, hepsi Sakarya! 
Bi köşeye kıstıramıyorum ki şu nursuz Erbakanı!.. 
Ve demekliğim o ki, on bir yıl verdikleri yetmezmiş gibi 
bi ufak yaralamaya, 
Bu hükümat kurma işini de, korkarım, bu kodamanlar 
takımı 
Bizlerin sırtına yıhtı angarya!.. 
23 Kasım, 1973 


103 


OTUZDÖRT 
Saka-Maka 


Şaka-maka değil, 

Yüz bin mahkümla bir milyon işçi 

"Af" diye, "Is" diye inim inim 

Dışarı çıkmayı beklerken hacet kapılarında, 
Şu bizim devleti yönetenler 

Bir kabine bile kuramıyorlar kırk gündürl.. 


OTUZBEŞ 
Hapis: necilik 


Tam bir yıl oldu bugün, bu şerefli uğraşa başlayalı. 
Şu ana kadarki sicilim, eh, oldukça başarılı. 

Ama bu, benim kişisel yeteneğimden çok, 
Toplumca hapse düşkünlüğümüzden olmalı. 
"Erkek Millet" diye bilinirdik 12 Marttan önce, 
Şimdi ise, yediden yetmişe, hapisaneciyiz milletçe. 


25 Kasım, 1973 


104 


OTUZALTI 


ACC! ACC! ACC! diye haykırıyor yüzlerce mahkûm. 
Canımız yanmış gibi değil, 

Canımız yana yana 

Haykırıyoruz sahnedeki kadına: 
AÇÇI AÇÇI AÇÇI 

Bir koçbaşı gibi zorluyor duvarları çığlığımız... 
Açız çünkü, 

Açız... 

Hem sade 

O kadına 

Ve kadınlara değil, 

Güneşe, 

Yeşile, 

Toprağa 

Ve açık havaya açız, 

Adam gibi çalışmaya, 

İnsan gibi yaşamaya da açız... 
Onun için de işte, 

Sahnedeki kadınla değil asıl, 

Bu düzenin bazına asılıyoruz, 

AÇÇI AÇÇI AÇÇ 1 diye haykırıyoruz. 
Kilitleri ac! 

Kelepceleri ac! 

Demir kapıları aç! 

AGC! ACC! ACC!.. 

Açız çünkü, 

Açız... 

Hem sade 

İçerde değill 


105 





—п 7. IC | 

Ә 62 OO el TS IT] 

0 Riu / £y D A EA! 8 дур 
ə yə / HS tS o E 


20117 








5 = = 
с z(LA 








Güneşe, 
Yeşile, 
Toprağa, 
Açık havaya, 
Adam gibi çalışmaya, 
İnsan gibi yaşamaya 
Sade içerde değil, 
Dışarda da açız... 
Onun için de işte, 
Sahnedeki kadına değil asıl, 
Bu düzenin bazına asılıyonuz, 
ACC! AC! ACC! diye haykırıyoruz. 
Bize okul, 
Bize yol, 
Bize fabrika ac! 
AGG! AGG! AGG! 
Yine de nazlaniyor sahnedeki rakkas... 
Bu açmaza son çare, 
Bi açık versin diye bakıyonuz, 
Canımız yanmış gibi değil, 
Canımız yana yana haykırıyoruz: 
AÇAMAZI AÇAMAZI AÇAMAZI.. 
Ama hala anlamıyor ki düzenbaz, 
Gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer, 
Fırladığımız gibi bu TARİH denen sahneye, 
AÇÇI dediklerimizi biz 
Kendi ellerimizle açaca'az!.. 
30 Kasım, 1973 


107 


OTUZYEDİ 


Damın üstündeki mavi 
Amma duru, 
Amma mavi!.. 


Gökyüzü gibi duruyor bayaa! 


Verlaine'den: Le ciel est per-dessus le toit 
Si bleu, si calme! 


108 


OTUZSEKİZ 


Bakanlıktan emir gelmiş Müdüre (Epiy sıkıştılar 
demek!): 
Bu son dönemde — varsa eğer — işkence görmüş 
siyasilerden 
— Yazmak isterlerse tabii — yazılı şikâyetleri isteniyor. 
Bu dilekçelerde bi de, iz kalmışsa iz, rapor verilmişse 
rapor 
Özellikle, öncelikle ve önemle belirtilecek! 
(Bakanlık, anlaşılan, işkence izini parmak izi gibi 
bişey, 
Sağlam-raporu veren doktorları da Prof. Tevfik 
Sağlam sanıyor!) 
Müdür Bey tarafından alayişle tebşir edilir edilmez 
bu haber 
(Soba ne gezer!) sırf cansıkıntısıyla bezginlikten 
Leş gibi marsık kokan eski revir 
Havalanıverdi kendiliğinden 
Ve kaleme sarıldı bizimkiler... 
Lakin ben böyle meclislerin eski bir müptelası olarak, 
Biraz da pederane bir gıptayla masayı seyre 
koyulmuşken, 
Daha ilk-ağızda yanaklarının pençe pençe 
kızarmasından, 
Hele gözlerinin bebeklerine konan o vatan-kurtaran 
ciddiyetten, 
Ne yalan söyleyim, huylanır oldum birden. 
Gene Son tahlilde diye başlayıp, 
Tamam mi! diye yarıda sona eren 
Ve dinlemesi de işkence bahsine giren 
O hiç de tez olmayan anti-sentezler'den birine 
tutulmaktan korkuyordum, 
Dilekçeler bir saat kadar sonra, 
— Her zaman korktuğu gelmiyor insanın başına— 
Yeni dikilmiş zıbınlar gibi akpak, 
Ortaya çıkıncaya dek... 


109 


Özür dilerim genç kardeşlerimden, 

Koşulların insanları değiştirdiğini 

Ve özün biçimi belirlediğini 

İçime yeterince sindirememişim demek ki... 

Suretleri yanımda, okuyorum da yeniden, 

Yazdıklarında ne bir tümce fazla, ne bir tümce eksik, 

Anlatılan somut, anlatım açık-seçik, 

Ne bir yerinme var, ne de bir öğünme, 

Kendilerinden adeta kendileri değilmiş gibi söz ederek, 

Böylece özneli nesnelleştirerek, 

Genellik ve tarihsellik kazandırmışlar geçirdikleri 
dóneme... 


Mehmet Telli'nin dilekçesinden vereyim size bir-iki örnek: 


1) Bu sırada köylüler çamura ve kana bulanmış halimize 
bakarak bize acınıyorlardı. 

2) Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, hayvana binermişçesi- 
nesırtıma binmeye, sanki topmuşum gibi tekmelemeye, 
yumruklamaya, iz kalmasını önlemek için kum torbalarıy- 
la vurmaya başladılar. Her darbede bütün iç organlarımın 


sallandığını, yerinden kopar gibi olduğunu duyuyordum. 


Bu da Nail Ozkaya'dan: 

Yerini sahiden bilmediğim silahları aramak üzre arka- 
daşım Arıcıyla beni dağa sürdüler. Dağda soyadının 
Bektaş olduğunu duyduğum bir komanda üstteğmeni 
karşımızda votka içti ve bizleri elli metre ileriye dikerek 
üzerimize kurşun yağdırdı. Silâhların bulunamaması 
üzerine, tabancasını şakağımıza dayayıp, "Ya bu si- 
lâhlar bulunacak, ya da ben sizleri öldüreceğim!" diye- 
rek, dolu sandığımız silâhın tetiğini birkaç kez çekti. 
Daha sonra İskenderun'a nakledildik. 


111 


17 yaşındaki öğrenci Nail"den sonra, bi de Yaşar Gökoğ- 
lu"nu dinleyin: 


Bu işlemler sırasında en önde ve en hareketli olan Ba- 
kanlar Karakolu komseri bıyıklarımı yoldu ve çakmağıyla 
yüzümü yalazladı. Baştan beri, "Anlat, ulan!" diyorlar; 
"Ne anlatayım?" diye sorunca da, "Ne anlatırsan, anlat 
ulan! Biz siyasi değiliz, anlamayız!" diyorlardı. 


Nasıl!.. 

Singer makinesi gibi tıkır tıkış işliyor türmceler, değil 
mi?... 

İşte böyle, can kardeşim, 

Sade yazı yazarken değil, konuşurken de 

Hep çifte dikiş vuracaksın anlama! 

Dikişin biri bugün için, ama 

Asıl önemlisi, öbür dikiş kalacak yarına!... 

Nitekim bu dilekçelerden sağladığımız yarar da 

Bu yarınlık dikişten ibaretti. 

Çünkü Müdür Bey ertesi günü, 

Ve galiba hafiften utanarak, koğuşa kadar gelip, 
Telefonla kendisine verilen emrin yanlış anlaşıldığını 
Dilekçe yazma talimatının bizlere değil, 

1972 yılında işkenceye ilişkin dilekçe gönderip de 
Dilekçesine resmi bir karşılık alamamış olanlara raci oldu- 
ğunu 

Tebliğ ile yazdığımız dilekçeleri iade etti. 


113 





1 dü ^ 

7 ilk Mae 
7 
kt 


n / 


OTUZDOKUZ 


Bâd-ı saba ranzaların altında 

Patlamış pabuçlarla tokyolara 
Siftinirken badi badi, 

— Bu gidişle cami olur sonunda bu cezaevil - 
Baktım ki secdeden doğrulan ihtiyara, 
Yetmişinde değil sanki, 

Presten yeni çıkmış bir çivil.. 

Neylersin, mahkemece çakılmış duvara 
Saltanatlı.., aşiretinin reisi, : 
Başında hila eski kasketi... 

Ve her gece böyle sabahlara kadar 

Bir çekiç gibi inip kalkan çenesiyle 
Mıhladıkça tahta göğsüne, omuzlarına 
O kapkara ettehiyatüleri, 

Allahın emri, Hükümatın kavliyle 


115 


ZISIZVA 





KIRK 
Düzeltme 


4 Aralık, 1973 günlü Cumhuriyet'de 
Descartes'ın ünlü sözüne atfiye 
DÜŞÜNÜYORUM, O HALDE YOKUM diye 
Bir karikatürü çıktı Ali Ulvi dostumuzun. 
Ama aslı, yani Latincesi ve doğrusu: 
CAGITO ERGO mahpuSUM 

olacak bunun. 


KIRKBİR 


Gorki'nin kahramanlarından Yakov, yedi yaşında bir 
çocuk, arkadaşına soruyor: 
— İlya, diyor, bu kadar küçük gözlerle insanlar nasıl olup 
da her şeyi görebiliyor? Koca bir kasabayı görebiliyor- 
lar?.. Şu caddeyi düşün bi kez! Nasıl olup da senin gözü- 
ne sığıyor? 
— Pekiy ama, Yakov diyorum ben de, şu cezaevindeki bi- 
ni aşkın mahkümun, koca koca adamların yıllardır dünya- 
ya duydukları özlemle o kocaman olmuş gözlerini düşün 
bikez! Nasıl olup da bunca göz bu dört duvar arasına sı- 
ğıyor?.. 


Üç Arkadaşın Zor Günleri, 
Maxim Gorki, 
Günce Yayınları. 


117 


Val 









fə) a Sea E — + 
ARE FR س‎ 

A 
: ARE 
AE 








KIRKİKİ 


Çetin Altan içerde de, dışarda da, 
Madem ki yazısında da, yaşamında da, 
Dün, bugün değil sade, dilerim, yarın da 
Tepeden tirnaga ve kirpiklerine kadar 
Yiğit, dünüst ve ilerici bir aydın, 
Gözleri de aydın olsun cancağ'zımın! 
9 Aralık, 1973 


KIRKÜÇ 
Adı lazım olmayanı birine 


Aramadı, sormadı diye Müşir, takaza etme ikide bir! 

Ölü-evinden çıkar çıkmaz, hastasını nasıl unutursa 
doktor, 

Avukatlar da öyle —ortak bir güdüyle herhalde — 

Hüküm giydin miydi cezaevinde, unutacak seni mecbur 


119 


KIRKDÖRT 


Gücüme gidiyor bu Allah kurtarsın! lafı. 
Müdürü gelir: Allah kurtarsin! 

Savcısı gelir: Allah kurtarsın! 

Gardiyanı gelir: Allah kurtarsın! 

Bi hal olduk. Allah bilir, günde kaç posta 
Allah tarafından kurtarıla kurtarıla. 

Oysa biz, insanları kurtarma zahmetinden 
Kurtarmak için Allah" 

Düştük, değil mi, bu yola? 


120 


KIRKBEŞ 


Hiç durma, Can, sök gözlerinden 
O sinsi sinsi büyüyen nergisi! 
Ondan geliyor bu başdönmesi... 
Pekiy ama nedendi öyleyse 
Karanlık tellerin orda konuşurken benimle 
O arkadan gelen sinsi ışığa 

İkide bir başını döndürmesi? 
Ondan mı acaba başımın dönmesi, 
Bu açlıktan beter kıskançlık? 

Hiç durma, Can, sök gözlerinden 
Bu sana yaraşmayan nergisi! 

Bir bahçıvan gibi güvençli olmalı 
Marksist adamın sevgisi! 


121 


KIRKALTI 


Bir sıkıntı vardı içimde — sebepli — 
Akşamdan — yedi mi ne? — yattıydım. 
Kalktım ki püfff!... 

Acayip bir yanık kokusu!.. 

(Kızgın düşte kavruluyor gençlerin sovancıkları.) 
Kolumdaki saat bile erimiş nerdeyse, 
Yapıştı çapaklı gözlerime sabahın üçü... 
Sarka-tutuna indim aşağı, 

Su çaldım maymunlamış yüzüme, 

Bi de çiş edeyim, dedim. 

Tıkanmış gene kubur, 

Kocaman bir bok yüzüyor üstünde, 

Mağrur, Cermen ve vakur, 

Bi bok sanıyor kendini... haklı olarak! 
Küçük aptestimle bozdum saltanatını. 
Dedim a, bir sıkıntı vardı içimde... 

Koğuşa döndüm, demir kapıyı gacırdatarak. 
— İnşallah, uyanmamıştır kimse! — 

Uyanan olmamış, Allah kahretsin! 
Tırmandım ranzaya, oturdum yatağın içine. 
Bakındım balıkçıl bir umutla 

Beylik battaniyelerin altından 

Dost bir yunus çıkar belki diye. 

Hâlâ kendi karasularında yüzüyor herkes... 
Kaldık mı sana ölü götüne tıkaç Birinciyle 
Zeytin çekirdeği tesbihine!.. 

— İnsan gözü otobur bir hayvan, 

Yeşilsiz kalınca, ölüyor açlıktan. — 

Tersliğe bak, Faik Dayı'nın 

Gözlüğünü almayı unutmuşum! 


122 


Kitaplardan da medet yok demek!.. 

İki kolu iki yanına sarkmış 

Nefti kazağım gibi duvara asılı 
Gölgecağ'zımı pışpışlıyordum ki, 
Dudaklarım yapraklanıverdi birden. 

Ve bir adam bir rüzgâra 

Ne kadar yaprak olabilirse o kadar 
Yakından dinledim o rüzgârın ۷۰ 
Gülerim, sevgilim, bitanem, küçücüğüm benim... 
Açıldıkça o yesir sesin taçyaprakları, 
Hanidir gülmeyen yüzüm de güldü. 

Zaten o içimdeki sıkıntı dediğim şey de 
Bu pusulayı şaşırmış rüzgär-gülüydü... 
Bulduğum bu gü-doğruya 

Kendi kendimle doğrulmak istedim. 
Olmadı, çünkü ben kendimde değil, 
Koğuşun kağnısına leyliydim... 
Yapıştığım gibi demir boynuzlarından 
Bura bura çevirdim başını 

Uyku denen o burulmuş boğanın... 

Vay anam, öyle bir böğürdü ki ranza!.. 
Yöneldik sonra aydınlanan karabasanlarla 
Kuzeye, İstanbul'a, Boğaz'a... 

— Inşallah, uyanmamıştır kimse! — 

Uyanan olmamış, Allah kahretsin! 


124 


KIRKYEDİ 


10 Nisanda yazdığın, 

12 Nisanda postaya attığın, 

17 Nisanda da benim elime geçen 
Mektubuna sitemimdir. 


Kavlimiz öyle değil miydi, hayatım? 
Nisanın 20"sinde burda olacaktınl.. 
Hayaliyle yaşıyorum günlerdir 

Telörgüler ardındaki hayalinin: 

Dayanıklı tazedir gerçi ama, 

Kırılır gibi oldu hani 

Çalakalem yazılmış mektubunu alınca. 
Çocuk Bayramı'ndan sonra geleyim. 
Nisanın 26'sında orda olurum, diyorsun... 
Bunun anlatmaya üşendiğin bir nedeni var elbette! 
Çünkü durduğu yerde beni 

— Üstelik, bu güç durduğum yerde, 

Öksüz balığı gibi livarda 

Çarpına çarpına — bekletecek değilsin a!.. 
Hem ne kaldı, canım, şunun şurasında 
Nisanın 26'sına!.. 


125 


A AA a PET 
İT ə Kə ESTO дЈн “Cİ 
ARA RST ای‎ SIR AR 
ə ni ın 
PAC AR УН SAN 7 
DT BEREIT IL HH SIA AAA O OEA 
ARES SOS DDS ISAIAS ES) 
CTC ae ات‎ (COV RAR TT TT haa) Bc TI 
KESTER LAR ASA SS 
Pe RR ON a ALLE SATA PER 
TIGERS AR o Y ILLA PERSA AI) 
TIER ELTERN 3719409 2.40.82. 2 5 1S3 
ELT MCA, ۱ بل ی ی‎ A EE e ƏRƏ DAA Aa 


EDNITA DRA (UIT IAG 

E O rı 
SOS VATES El 
ee cr AOS LAO 
AT ES SSA TIA 

ə NCSC 
ASIS Ҹа Уз a I RES 
SS AR IE EAA ISAS EEE 
ELE ESOS SANOS ə RR 
LIAI IAAI TL eA x 
ین‎ a S AA RES 
LİAM TIA o HA 
25. 0-65 Lİ 
AH ی‎ 


“о 
oH 


" 


8 
n 


|) 
şə 
xa 
le 
“ALL 
кә 


Aş 
1 
x 
$ 
ә 
em 


N 
` 
L 
o 
۲ 
۱ 


ә 

A İFA 
IH 

PRA 

A 
222 
İİ 


X 
Ы 
A 
8: 
3 
ایس‎ 


4 


Y 
V 
(2. 
8 
1 


1 
1 
1 
a 
1 
o 


123 ДӘ 
Hrs 


KIRSEKİZ 


Komünizm elektriklendirilmiş Sosyalizmdir, 
Demişti Lenin. 

Bu târife ârif oldukları için mi acep 

Kanşık ism-i fâil birtakım örgütlerin 
Yakaladıkları yerde, şu son birkaç yıldır 
Sosyalistlerin organlarına elektrik vermeleri?.. 


127 


KIRKDOKUZ 


Bir cehennem daha Uçmak, 

Kanatların odlara yanarak! 

Daha! Daha! Daha! 

Ölüme ELT'yle yollanan 

Bir telsiz turna daha! 

Üç gün oldu... ve kim bilir kaç gece... 

Bu yanık havayı yediremedim ciğerlerime, 
Bu kara dumandan Sosyalist Realizme 
Bir ışık yolu olacaktı, ama ne?.. 

Ateş böcekleri imgesine sarıldım önce, 
Odlara yanmış kanatlarımdan 

Misis otlarına yağan ateş böceklerine... 
Yakamozlara da bir gönderme olabilirdi belki, 
Geleceğin gözleriyle bize dostça gülen 
Yakamozlar ki Tarihin öbür yakasındaki... 
Derken bir haber geldi: İşçiler 

Tarihi (5'inci) Maddecilerin 

"Af" dışı bırakıldığını 

Sabah ajansından işitince, 

İş bırakıp dağılmışlar evlerine, 

İşçiler, işçiler, 

Benim ateş kardeşlerim 

Bossa Fabrikasındaki... 


11 Haziran, 1974 


128 


ELLİ 


ADALET KAZAN, 
BİZ KEPÇE. 


129 


le له‎ 
ee o 
e lara las | Lu» 
Gönlüm Sen ing 
birlikk, Orada in 
¡Sha ə 
h aish nF EN 
— $ 
Nr 3 
es = NE 
XA Yuck/ 7 
Maps a e 3 
E 
an o Adana S 
x” | سین ال‎ / / 


Can Kar defi», 





ELLİBİR 
Dr. Lále'ye 


Gókyüzü ólü bi gól 

Üc pare bulutuyla 
Avluda aval bülbül 

Dün kesilmis dutuyla 

O kiz mahküm mu degil 
Tas gibi umuduyla 


ELLİİKİ 


Tanpınar ne içinde, ne de dışındaymış zamanınl... 
Kapısında beklerken şimdi bu guguklu DAM'n 
Üstadı andırır gibi olsa da hal-i perişanımız, 

Biz Tecritteyken bile civcivindeydik yaşamın. 


9 Temmuz, 197 


131 


İÇİNDEKİLER 


BİR SİYASİNİN ŞİİRLERİ 


ÖNSÖZ 

Bİ SEN EKSİKTİN AYIŞIĞI 
Guzel'e 

Mare Nostrum 

Bi Sen Eksiktin Ay ışığı 
Ya"u 

Sardunyaya ağıt 

Parça Parça 

Mesel 

Kaktüsler ki... 

Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim 
O Gamlı Şovalye'ye 

1972 Yazı 

Aktaş Reyhanlı Hatay 
Sabah Gamı 

Resmi Bir Resim 

İspanya Başkanını Öldürenlerin 
Kimlikleri Açıklandı 

Darvin Üzerine 

Soyut Şiire Savunma 
Middethaneme 

Lorca'ya Saygısızlık 
Lazarus Rus Değil, Lazdı 
Sabahattin Emmi İçin 
Tabir İçin Bir Rüya 


DAMLAYA DAMLAYA GÖL OLMAZ YA 
Bir 

İki 

Üç 

Dört 

Beş 


133 


61 
62 
63 
64 
66 


Altı 

Yedi 
Sekiz 

On 

Onbir 
Oniki 
Önüç 
Öndört 
Onbeş 
Onaltı 
Onyedi 
Onsekiz 
Ondokuz 
Yirmi 
Yirmibir 
Yirmiiki 
Yirmiüç 
Yirmidört 
Gereği Düşünüldü 
Yirmibeş 
Yirmialtı 
Yirmiyedi 
Yirmisekiz 
Yirmidokuz 
Otuz 
Otuzbir 
Otuziki 
Otuzúc 
Otuzdórt 
Otuzbes 
Otuzalti 
Otuzyedi 
Otuzsekiz 
Otuzdokuz 
Kirk 
Kırkbir 
Kıriki 


134 


Kirküç 
Kırkdört 
Kırkbes 
Kırkaltı 
Kırkyedi 
Kırksekiz 
Kırkdokuz 
Elli 

Ellibir 
Elliiki 


135 


119 
120 
121 
122 
125 
127 
128 
129 
131 
131 


apishane... 

“ise kapalı bir yer. Şairlik patlamam orada oldu, Cepheler açık. Seni 
bir yere koymuşlar. Seni koyanlar var. Yalın bir çelişki var. Yalın bir 
çelişkinin içinde bir de insanlarla sıkı-fıkı bir ilişki var hapishanede. 
Sade siyasiler değil. Gerçi öbür koğuşlarla ülüşküyi kısıtlamışlardı 
ama, yine de onları izleyebiliyorduk. İşte bu çelişkinin yalınlığı daha 
doğrudan sonuçlar almama yardım etti. Siydsetti, içkiydi, kendimi 
dağıtacak olanaklar da yoktu. Bundan dolayı 

yoğun olarak şiirle baş başa kaldım. Yoğun 

olarak şiir yazmaya başladım ve bunu iş 
haline getirdim. İki-üç günde bir şiir çıkarı- 


yordum. Bunların bir kısmını attım, bir kısmı 





Bir Siyasinin Şiirleri'ni oluşturdu.” 


Bugün Ondokuz Mayıs, 

Mayısın ondokuzu!. 

Sen ey Türk istiklalinin koruyucusu, 
Sen ey ülkemizin geleceği, 
Ulusumuzun gözbebeği, 

Sen ey demirparmaklıklarda barfiks yapan, 
Ranzalarda parende atan 

Sportmen ve kahraman Turk Gencligi, 
Önünde senin bütün Kilit-bahirler açık, 
Ama herzaman Samsun'a çıkılmaz a, 
Bu sabah da avluda volta atmaya çık! 


KAPAK: AYŞE GUL ISBN (TK) 975-7432-06-7 
ISBN 975-7432-08-3